| ER SULTAN |
|
ENGÜRÜ (ANKARA) RÜYASI
VE
ER SULTAN
Er Sultan hazretleri (Allah sırrını azîz etsin), Evliyâ Çelebi’nin anlatımıyla “duâsı kabul olunan, tarikatın nuruna mazhar, hakikat sırlarını keşfeden, bilgi yolunun talipleri, irfan kervanbaşı”dır.[1]
Hicri 1058 yılının Rebiulâhir’inde (Nisan-Mayıs 1648) Ankara’ya gelen Evliya Çelebi “Seyahatnâme”sinde Er Sultan hazretlerinin türbesini ziyaret eder ve kişiliği hakkında bilgi verir. Evliya Çelebi “Şeyh Hazret-i Er Sultan ziyareti”ni şöyle anlatır:
“Mübârek isimleri Mahmud’dur. Yine Ankara içinde dünyaya gelmiştir. Kadirî tarikatından Şeyh Hamid hazretlerinin şeyhlerindendir. Nice bin keşif ve kerâmetleri görülmüştür. Tanrı’ya hamd olsun bu hakire de ziyareti nasip olup rüyamızda görüp âhiret yurdunda iken irşâdlarıyla hissedar olduk. Allah rahmet eylesin. Ankara içinde Ağaçpazarı’nda küçük bir türbede yatmaktadırlar. Herkesin ziyaret ettiği bir yerdir. Allah sırrını azîz etsin.”[2]
Evliya Çelebi’ye göre Kadirî şeyhi olan Er Sultan (Mahmud Efendi), Hacı Bayrâm-ı Veli hazretlerinin de hocası olduğunu zikreder. “Bayramiyye tarikatı, Hamidiye tarikatının başka bir koludur. Zira Hacı Bayrâm-ı Velî, Şeyh Hamid hazretlerinin öğrecilerinden olup fakirlik cihazını onlardan kabul ettiği için Hamidiye tarikatından ayrılarak Bayramiye tarikatını kurmuşlardır” diyen Evliyâ Çelebi, Ankara’da onsekiz tekke/dergâh olduğunu da vurgular.[3] “Rüyamızda görüp âhiret yurdunda iken irşâdlarıyla hissedar olduk” diyerek O’nun velâyetini tasdik eder.[4]
Evliyâ Çelebi’nin “Hayırlı Rüyası”:
Ünlü seyyahımız Evliya Çelebi, Seyahatnâmesi’nde Ankara şehir merkezi hakkında geniş bilgiler verdikten sonra Ankara için şöyle dua eder: “Allahü Teala dünyanın sonuna kadar Osmanlılar elinde ebedî ede.”[5]
Evliyâ Çelebi, Ankara şehir merkezinde misafir kaldığı konakta kendi tabiriyle “hayırlı bir rüya” görür. Gördüğü bu rüyayı “Seyahatnamesi”nde şöyle anlatır:
“Ben riyasız Evliyâ, Engürü (Ankara)’ye girdiğimiz gün doğruca Hacı Bayram-ı Veli’nin nurlu türbesine varıp ziyareti ile şereflendikten sonra bir hatm-i şerife başladım.
Konağımıza gelip akşamdan sonra ibadetimizi yaparak duâ ve istihare ile uykuya daldım. Rüyamda gördüm ki, orta boylu, sarı sakallı, bal rengi sof hırka giymiş, başındaki külâh üzerine on iki dolama Muhammedî sarık sarmış bir zât gelip, bana şöyle hitap etti:
- “Bak oğlum! Lâyık mıdır ki, benim talebem olan Bayram-ı Velî’ye giderken beni basıp geçesin? Onu ziyaret edip bir hatm-i şerife başlıyorsun da bana bir Fâtiha niçin okumuyorsun?” Ben hayret içinde:
- “Sultanım! Cenâb-ı şerifiniz kimdir? Ben sizi bilmem, nerde oturuyorsunuz?” Dedim. Cevabında:
- “Sen uyanık iken Güreşçiler Tekkesi’nde ve Sultan Dördüncü Murat huzurunda pehlivanlara duâcılık ederken, “Engürü (Ankara)’de Er Sultan yatar, Rum’da Sarı Saltık” demez mi idin? İşte, Engürü’deki Er Sultan benim. Kalealtı yakınında, Odunpazarı’nda bir kalın kubbe içinde kaldım. Gelip ziyâret edip, bir Fâtiha ile memnun edesin. Dünyada ve âhirette istediğini elde edesin. Sabah namazından sonra sana bir adam göndereyim. Hemen bana benzer. Onunla elele verip bu şehir içinde yürüyerek bana gelip, ziyâret eyle.”
“Esselâmü aleyküm” deyip kayboldu.”[6]
Evliyâ Çelebi’nin Er Sultan Türbesi Ziyareti:
Evliya Çelebi, gördüğü bu hayırlı duadan sonra hemen uykudan uyanır. Bundan sonrasını yine kendi anlatımından okuyalım:
“Hemen uykudan uyandım. Temiz abdest alıp sabah namazı vaktini bekledim. Namazdan sonra Paşa’dan Enderun mehteri gelip, “Buyurun kahvaltıya” dedi. “Hayır oğlum, bugün oruçluyum” diyerek mehteri savdım.
Sonra baktım, akşam rüyamda gördüğüm kimse çıka geldi:
- “Evliyâ Çelebi siz misiniz. Buyurun, Er Dede Sultan rüyamda beni size gönderdi. Ziyâretine gidelim.” Dedi.
Hemen elime yapıştı. Yokladım, elinde hiç kemik yoktu. Ne tarafa eğsem, hamur gibi eğiliyordu. Hemen elini elimden çekip sağ eliyle bir türbe gösterdi ve yine elimden tuttu. Sonra âhirete ait şeyler konuşarak, Odunpazarı denilen yere vardık.
Meydanın batı tarafında küçük bir kubbe göründü. “İşte Er Sultan kubbesi şudur” diye sağ eliyle gösterdi. Ben o tarafa bakıp, sonra tekrar yanıma baktım. O kimse kaybolmuştu.
“Bre meded! O’nun elini elimden bırakmasam gerekti. Bre meded! Halim neye varır?” diye, dört tarafa, seher vaktinde sersem sersem gezerdim.
“Belki şu keçe kaplı küçük kapıdan girmiş ola” diye hemen kapıdan içeri girdim. Meğer bozahâne imiş. Birçok paşalı eşekcinin kimi çöğür (İri gövdeli, kısa saplı bir tür halk sazı), kimi tanbur çalıyorlar. Bir hayhuy ki, tarif olunamaz. Hemen biri:
- “Evliya Çelebi, gel bir bozacığımızı iç” dedi.
“Hay bozahâneye girdiğimi gördüler!” diye utancımdan yerlere geçtim. Hemen dışarı çıkıp doğru Er Sultan kubbesine vardım. Kapısını açıp içeriye girerek:
- “Esselâmü aleyküm azîz pîr!” diye ağlayarak eşiğine bu âsi yüzümü sürdüm. Sonra:
- ”Ey Sultanım! Rüyama girip: “Sana bir olgun yol gösterici gönderdim” dedin. Sözünde durup gönderdin. Henüz irşad olmadan aldın. Kapına yüz sürmeye gelip, ziyâret ettim. Habîb-i Hüdâ aşkına, beni dünya ve âhirette boş koma. Allah ile ahdım olsun, mübarek ruhun için bir hatm-i şerif okuyacağım” diyerek, hatm-i şerife başladım. Mübârek kabrinin sandukası olan yeşil sof ile örtülü örtüsünün altına girip, “Himâye yâ Er Sultan, himâye!” dedim. O saat uyuya kaldım. Öyle terlemişim ki, ter elbiselerimden çıkıp sırılsıklam olmuşum.
Önceden rüyamda gördüğüm gibi, Er Sultan şekliyle gelip selâm verdi. Ben de “Aleyk” alıp:
- “Sultanım bana gönderdiğin adamı kaybedip, kapına geldim. Beni eli boş çevirme!” dedim. Hemen söze başlayarak:
- “Hafız olduğundan ve velileri sevip onların mezarlarına yüz sürdüğün için mahrum kalmazsın. Biz sana olan sevgimizden rüyana girip sana adam göndeririz. Onun eline yapışıp bize gel dediğim sabahı, yine biz varıp eline yapıştık. Seni hak yoluna getiren yol göstericinim, üzülme. Akibet, yolun Sırat-ı müstakim’dir. Amma sen de bu adamlarla gezerken doğru hareket et, fukara ve zayıflara merhamet üzere ol. Onları bunlardan kurtarmaya çalış. Paşana da söyle, benim himayemde Engürücükte kapanıp celali olmasın. Allah’ın kullarına zulmetmesin.
Sana Cenab-ı Hak dünya da tam seyahat, son nefesinde iman-ı kâmil verip, Hazreti Peygamberin şefaatini nasip ede... Vücut sağlığı ile dünyayı gezip dolaştıkça, az yemek ye, az konuş, az uyu, ilim ile çok amel eyle.
Doğru yolu bulmak için lazım olan ameldir ki, Cenâb-ı Hakk Kur’ân-ı Kerîm’inde “Her kim şan ve şeref istiyorsa bilsin ki, şan ve şeref bütünüyle Allah’a aittir. Güzel sözler ancak ona yükselir. Salih ameli de güzel sözler yükseltir. Kötülükleri tuzak yapanlar var ya, onlar için çetin bir azap vardır. İşte onların tuzağı boşa çıkar.” (Fâtır Sûresi/10) buyurmuştur. Bu nasihatlerimi tut. Ana baba hakkını ve bizi hayır duadan unutma. Pirlere riayet eyle. Allah işini rast getirip, sonun hayır ola... Bu niyete Fatiha!” Buyurdular.
Ben Fâtiha-i şerifeyi okuyup mübarek elini öperken, türbe kapısından bir gürültü koptu, “Ya bu türbenin türbedarı yok mudur?” denilirken, ben Er Sultan’ın sanduka örtüsü altından çıktım. Kan ter içinde kalmışım.
Türbeye gelen ziyâretçiler:
-”Siz türbedarmısınız?” dediler.
-”Evet türbedarız” Diye onlarla dahi ziyaret edip veda Fatiha’sını okuduk. Yine kapısını kapayıp, ağlayarak konağıma geldim.
Rüyamı doğru paşaya söyledim. Paşa “Ey iman edenler! Allah’a içtenlikle tövbe edin...” (Tahrim Sûresi/8) deyip bölükbaşılara, sekban ve sarıca askerlerine cephane ve tüfenkleri ve silahlarını getirmelerini emretti. İstedikleri gelince de:
- “Engürü kalesine kapanıp, celali olmak bundan sonra haramdır.” deyip, askerler silah ve takımları alıp rahata erdi. Meğer Paşa da benim gördüğüm Er Sultan rüyasını görmüş! O da bana anlattı. Rüyalarımız birbirini tuttu. Meğer Paşa’nın zihninde Engürü’ye kapanıp celali olmak korkusu da varmış! Sonra her gün Er Sultan ve Hacı Bayram-ı Veli’yi ziyaret etmeyi üzerime borç bilip, başladığım hatm-i şerifleri de tamamladım.”[7]
“Beş Şehir”de Er Sultan:
Ahmed Hamdi Tanpınar, gözlemleri ve etkileyici üslubunu birleştirerek, edebiyatımızın en değerli eserlerinden biri olan “Beş Şehir” isimli eseri meydana gelir. 1945 yılında yayınlanan bu deneme eserinde Ankara, Erzurum, Konya, Bursa ve İstanbul şehirleri anlatılır. İlk defa 1928 yılının sonbaharında Ankara’ya gelen Ahmet Hamdi Tanpınar Ankara şehrini anlatırken:
“Evliya Çelebi’nin Ankara’sı, muasırı olan yahut sonradan gelen seyyahlarınkine pek benzemez. Daha ziyade fantastik bir sergüzeştin etrafında toplanır. Ankara’ya gelen Evliya, vâkıa bu şehri kalesi, hisarı, Paşa sarayı, serdarı, hususi kazanç kaynakları, bahçelerinin meyvası, mektep ve medrese, cami sayıları ve âdetleriyle tasvir etmekten geri kalmaz, fakat asıl orkestrasyonunu bugün, yattığı yerin adı bile unutulan bir Türk evliyasında yapar... Verdiği izahlara göre, tasavvuf tarihinde mühim yeri olması lâzım gelen bu Erdede Sultan’ı bu sefer Ankara’da epeyce aradım. Bu vesileyle bilmediğim birçok şeyi öğrendiğim halde, onu bir türlü bulamadım. Yalnız bu işlerle yakından ilgili bir Ankaralı’dan Kuşbaba diye anılan bir eski yatırın bu Erdede Sultan olması ihtimali bulunduğunu ve mezarının da şimdiki Hal civarında yeni yapılan bir mektebin (Devrim İlkokulu) altında kaldığını öğrendim...
Zaten ben Evliya Çelebi’yi tenkit etmek için değil, ona inanmak için okurum. Ve bu yüzden de daima kârlı çıkarım. Hikâyesini okuduktan sonra kale ve eski Ankara’da yaptığım gezintilerden dönerken çok defa bu yollarda bir sabah vakti, Evliya Çelebi’nin yanında gayp âleminden gelmiş rehberiyle konuşa konuşa yürümüş olması ihtimali benim için şehrin mazisiyle yaşadığım saati birleştiren garip bir zevk oldu.”[8]
Merhum Ahmet Hamdi Tanpınar’ın bahsettiği yeni mektep binası, Posta Caddesi’nde bulunan İnkilap İlkokulu’dur. Daha sonra bu okulun adı Devrim İlkokulu olarak değiştirilir. 1950’li yıllarda bu okul binası yıkılarak, yerine içinde “yürüyen merdiveni” olan “Modern Çarşı” yapılır. 24 Aralık 2003 tarihinde çıkan bir yangın sonucu Modern Çarşı da tamamen harap olur. Günümüzde ise bu saha otopark alanı olarak kullanılmaktadır.
Kurt Baba veya Kuş Baba:
Er Sultan hazretleri Prof. Dr. Hikmet Tanyu’nunda araştırmalarına konu olur. Hikmet Tanyu “Ankara ve Çevresi Adak yerleri” isimli eserinde:
“1923 yılını müteakip Ankara şehirinin içerisindeki büyük mezarlıklar kaldırılmış, hattâ bazı türbeler inşaat ve yol dahiline rastladığından yıktırılmıştır. Bu itibarla eski Ankara’da şehrin merkezinde birçok ziyaretgâhlar, veya bir mezar kenarında bulunan, etrafını çalıların çevrelediği, parmaklıklı mezarlar, bez, çabut bağlariyle kuşatılan bu yerler (Hamamönündeki eski mezarlık, Etnografya Müzesi, Türk Ocağı çevresi v.b.) tamamen kaldırılmış, yerlerine binalar, apartmanlar, dernekler ve okullar almıştır…
Keza Prof. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın, Evliya Çelebi’nin tam bir inançla zikrettiği Erdede Sultan adlı yatırı aradığı, bunun Kuşbaba adlı bir yatır olabileceği, fakat onun da Yeni Hal civarındaki okulun (hâlen o okul da oradan kaldırılmıştır) altında kalmış olabileceği, bu itibarla çok aramasına rağmen bu yatırı bulamadığı hakkındaki düşüncesini naklederken, Ankara’nın şimdiki Işıklar Caddesi çevresinde büyük bir yangına uğradığı (1917), ayrıca Cumhuriyet çağında da şimdiki Hal’in bulunduğu yerle, Anafartalar, eski adları ile Tahtakale, Balıkpazarı ve Karaoğlan yakınlarında birçok tarihî eserler, mescit, türbenin yanmış olduğunu kaydetmek yerinde olur sanırız.
Otuz yıl kadar önce, eski, Tahtakale denilen semtin, Keresteciler yakınında Kurtbaba türbesi vardı. Yakınlarda yıktırılan İnkılâp (Devrim) İlkokulu ile Hal binası arasına, yola veya yolla bina arasındaki bir yere rastlıyan bu türbe, Ankara’nın büyük yangınlarından ikincisi olan Tahtakale yangınında yanmıştır. Üstü kapalı idi. İçeri girilip namaz kılınırdı. Huysuz, bağırıp çağıran, söz dinlemeyen (aksi) çocukları oraya götürerek türbeye kapatırlardı. Beş dakika bıraktıktan sonra çıkarırlardı. Mum adanır, mum dikilirdi. Bez, iplik bağlayanlar da olurdu. Bu türbedeki zatın adı Kuşbaba değil Kurtbaba idi. Halk öyle bilirdi.
(Prof.) Ahmet Hamdi Tanpınar’ı Erdede Sultan’ı araştırmağa sevkeden sebebin Evliya Çelebi olduğu anlaşılıyor…
Yukarda bahsettiğimiz ve büyük bir yangınla ortadan kalkan Tahtakale semtinde, Tahtakale Hamamı (şimdiki hal binası çevresinde), Odunpazarı veya sonraları Keresteciler denilen mahalde bulunan türbe; o çevrenin en meşhuru idi. Kurtbaba türbesi orada idi. Bunun Ersultan’a ait olması muhtemeldir. O yangından kurtulamamıştır.”[9]
Tahtakale Yangını:
18 Temmuz 1929 gecesi saat bir buçukta Emniyet Şirketi’ne ait kereste deposunda çıkan yangın, kısa sürede üç kola ayrılarak yayılmaya başlar. Yangının çıktığı bölgede bulunan kereste depolarıyla yüzlerce ahşaptan yapılmış dükkanlar, yangının kısa sürede büyümesine sebep olur. Gazi Mustafa Kemal, yangından haberdar olur olmaz bazı bakanlarla yangın mahalline gelerek, söndürme çalışmalarını yerinde izler. Askeri birliklerin ve itfaiye personelinin katıldığı yangın söndürme çalışmaları sabaha kadar devam eder. Bu yangın sonucunda bölgede 358 dükkân, 43 ev, 7 kereste deposu, 6 han, 1 otel, 1 gazoz fabrikası, 3 fırın, 1 mescid, 1 cami, 1 medrese ve 1 hamam yanar.
Tahtakale yangınında harap olan yapılar arasında Hürrem Sultan tarafından yaptırılan tarihi “Haseki Camii”, Tiflis Mescidi, “Abdülkerimzâde” diye meşhur es-Seyyid el-Hac Mehmed Emin Efendi tarafından yaptırılan “Eminiye Medresesi”, Anadolu Beylerbeyi İshak Paşa tarafından 1461/2 yılında çifte hamam olarak yaptırılan “Tahtakale Hamamı” ve Abidin Paşa çeşmesi de bulunmaktadır.[10]
“Harik (yangın) alanı” ilan edilen bölgede yeni yapılaşma başlar ve Ulus Sebze Hali, Ankara Belediye Binası, Vakıf İşhanı ve diğer binalar yapılır.
Hallaç Mahmud:
Evliya Çelebi’nin anlatımından yola çıkarak ilk araştırmayı yapan Ahmed Hamdi Tanpınar, Er Dede’nin türbesini bulmak için zorlu bir araştırma yapar. Ankara şehir merkezinde 1917 yılında çıkan yangında Ankara’nın en modern semti olan ve gayri müslimlerin oturduğu Hisarönü Mahallesi, Bendderesi (Debbağhane) Mahallesi, Balıkpazarı Caddesi’nin bir kısmı ile Hanlar Bölgesi ve Uzun Çarşı bölgesi tamamen yanar, kül olur. 1929 yılı yangınında da Balıkpazarı Caddesi, Tahtakale Mahallesi, Hallaç Mahmud Mahallesi ve Kavaklı Mahallesi’nde bulunan yapılar tamamen yanar. Bu iki felaket sonucu şehrin “Aşağıyüz” olarak anılan bölgenin ticari merkezi yok olur. Çok sayıda tarihi yapı da bu yangında harap olur.
1340/1924 tarihli Ankara Şehir haritasında Balıkpazarı Caddesi’nin Hisar tarafı tamamen “Harik alanı” (Yangın sahası) olarak gösterilmiştir. Balıkpazarı Caddesi’nin sol tarafında ise Hallaç Mahmud Mahallesi, Tahtakale Mahallesi, Voltariye Müslim Mahallesi, Kavaklı Mahallesi ile Haseki Camii ve yakınında mezar, Tiflisi Mescidi, Tahtakale Hamamı, Şehremaneti (Belediye) binası, Kavaklı Mescidi, Abidin Paşa Çeşmesi, Tahtakale Mahallesi ile Kavaklı Mahallesi arasındaki meydanlığın yakınında bir türbe gösterilmektedir. Hallaç Mahmud Mescidi ise gösterilmemiştir. Ankara şehir haritasında gösterilen yapılardan günümüze sadece Hallaç Mahmud Mescidi ile İbadullah Camii ve Sulu Han ulaşabilmiştir.[11]
Evliya Çelebi, Er Dede’nin esas adının “Mahmud” olduğunu zikreder. Osmanlı döneminde de Ankara şehir merkezinde “Hallac Mahmud” adıyla anılan bir şahsiyet ve adına yapılmış bir mescid ile adını taşıyan bir mahalle bulunmaktadır.
“Hallaç”; pamuk, yatak ve yorgan mesleğiyle uğraşan kişi anlamına gelmektedir.
1522 tarihli Ankara Tapu Tahrir Defteri’nde Ankara şehir merkezinde “Mahalle-i Hallac Mahmûd” adında bir mahallenin bulunduğunu öğreniyoruz. Mahallede 22 nefer ve 17 hane vardır.[12]
1530 yılında ise Hallac Mahmud Mahallesi 18 hane, 16 mücerred (bekar erkek), 1 imam, 3 ehl-i berât ve yaklaşık 126 nüfusludur.[13] 1530 yılına ait “438 numaralı Muhasebe-i Vilayet-i Anadolu Defteri”nde Ankara şehir merkezinde “Vakf-ı Mescid-i Hallac Mahmûd” kaydı bulunmaktadır. Vakfın 1530 yılında 3.200 akçe nakit parası ile kira geliri olan dükkanları olup yıllık geliri 940 akçedir.[14] Bu vakıf kaydından Hallac Mahmud Mescidi’nin 1530 yılından önce yapıldığı anlaşılmaktadır. Günümüzde Hallac Mahmud Mescidi’nin giriş kapısı üzerinde bulunan 1545 ve 1905 tarihli kitabelerin ise sonradan yapılan onarımlara ait olduğu anlaşılmaktadır.
Araştırmacı Kamil Şahin, Hallac Mahmud’un Er Sultan hazretleri olabileceğini görüşünü şu rivayetle destekler: “Ankara’nın yaşlılarından edindiğimiz bir bilgiye göre Hacı Bayram-ı Veli’nin bir başka hocası da Hallaç Mahmud Efendi’dir. Hacı Bayram-ı Veli hazretleri, şimdiki Ulus’ta bulunan, eski ismiyle Hallaç Mahmud Mahallesi’ndeki 952/1545 yılında Hallaç Mahmud adına yaptırılmış olduğu bilinen caminin yanındaki türbe önünden geçerken ayakkabılarını çıkarıp yürürmüş, bunun sebebi sorulunca da: “Burada benim hocam Hallaç Mahmud hazretleri yatıyor. O’na saygıda bulunmak için ayakkabılarımı çıkarıyorum” dermiş.”[15]
Hallac Mahmud (Kubbeli) Mescidi:
Hallac Mahmud Mescidi, Ulus semtinde bulunan Sebze Hali yakınında, PTT Ulus Başmüdürlüğü binasının güneydoğu köşesinde ve Susam Sokağı üzerindedir. Mescid, kare planlı ve kubbeli bir yapıdır. Duvarları sıralı moloz taş ile örülmüş, kuzey cephede alt kısımlarda ise iri blok taşlar kullanılmıştır. Tamamen yenilenen mescidin üç tarafı sonradan yapılan eklentilerle kapatılmış ve doğu cephesi sokağa bakmaktadır. Zaman içinde yapılan çeşitli onarımlarla mescidin dış cephesi bozulmuş ve dükkan ilave edilmiştir. Kuzey ve batıdan yapıyı saran eklenti, güney cephenin yarısına kadar uzanır. Mescidi genişletmek gayesi ile yapılan bu eklentinin güneyine, yeni mihrap ve minber yapılmıştır.
İçteki kare ğlanlı ana yapının her cephesinde, ikişer dikdörtgen alt pencere ve kuzey hariç üç yönde kemerli birer üst pencere açılmıştır. Kemerli pencereden sonra gelen sekizgen kasnağa kurşun kaplı kubbe oturmaktadır. Duvarlar sade bir taş silme ile bitmektedir. Halen eklentiyle üst kısmı kapatılmış olan kuzey cephenin ortasında tuğladan yapılmış, dışa taşkın sivri kemerli taç kapı yer alır. Tek parça mermerden basık kemerli giriş kapısı, onun üstünde iki satırlık onarım kitabesi vardır. Bu kitabenin üstündeki boya ile yazılmış ikinci onarım kitabesini ise eklenti kapatmıştır. Kapının çevresi yağlı boyalıdır. Taç kapının iki yanında bulunan mermer söve ve lentolu üstü sağır kemerli birer pencere, lokmalı demir parmaklıklıdır. Diğer cephelerdeki kareye yakın dikdörtgen şekilli ikişer pencere aslını kaybetmiştir. Mescidin kubbe kasnağındaki pencereler alçı şebekelidir.
Harim kısmında ilk dikkati çeken unsur alçı mihraptır. Dikdörtgen planlı mihrap nişinin üstü mukarnas kavsaralıdır. Çevresi içte geometrik geçmeler, dışta yazı silmesi ile süslüdür. Niş köşelikleri geometrik süslemelidir. Mihrabın üst kısmındaki çiniler sonradan yerleştirilmiştir. Minberi yoktur. Bu özelliği ile bir türbe camiini hatırlatır.
Hallac Mahmud’un mezarı ilk mescidin kuzeyinde iken sonradan yapılan eklentiler dolayısıyla mescidin güneydoğu dış cephesine nakledilmiştir.[16]
Mescidin kuzey giriş kapısı üzerinde bulunan ve sülüs hatla yazılan Arapça iki satırlık kitabede şu ibare yazılıdır:
Kad amire hazâ el-mescid’il-şerîf Abdullah bin Ali ez-zaîf.
Fî tarih sene 952 tağmir min’et-tarihi en-nebevî eş-şerîf.
Bu mescidi şerîfi zayıf kul Abdullah oğlu Ali bayındır etti. Tamir tarihi sene 952 (1545)
Bu kitabe günümüze kadar mescidin ilk yapım kitabesi olarak zikredilmiştir. 1530 yılında vakıf kaydı olan bir mescidin 1545 yılında yapılması mümkün değildir. Kitabede ki “ta’mîr” kelimesi, araştırmacılar tarafından değişik şekilde okunmuştur. 1545 tarihi mescidin onarım tarihidir.
Hallac Mahmud Mescidi’nde bildiğimiz ikinci onarım 1905 yılında Hacı Hakkı tarafından yaptırılmıştır. Bu onarımda kurşunsuz kubbenin çatıyla örtülmesi ve yan duvarların taş kaplaması yapılmış olmalıdır. Sonradan yapılan eklentilerle kapatılan ve boya ile yazılı kitabe şöyledir:
Hacı Hakkı eyledi bu mescidin tağmîrine
Hak rızâsına muvâfık fevkalâde ihtimâm
Zaîri Beyt’ül-Haram pek muttakî bir zât idi
“Men benâ” seyrine mazhar eyledi Rabb’il-Enâm
Fatiha ile yâd ide subh ve mesade ruhunu
Her salati hamsede mihrâba geçdikce imâm
El açup itdim dua ahidi didim tarihini
Bin üçyüz yirmi üçde oldu tağmîrî temâm
1950-1955 arasında Vakıflar Genel Müdürlüğü’nce gerçekleştirilen onarımda, kubbesi kurşun kaplanmış, iç mekanı kalem işleriyle süslenmiştir. Daha sonraki yıllarda ahali tarafından yukarıda bahsedilen ekler yapılıp, içteki mahfel dışa alınmış, mescidin kuzeybatısındaki Hallaç Mahmud’un mezarı da güney tarafa kaldırılmıştır.
Günümüzde Hallaç Mamud’un mezarı demir şebeke içine alınmış, baş ve ayak ucuna birer mermer sütun konulmuştur. Türkçe kitabede ise “Caminin banisi Hallac Mahmut, M. 14. asırda yaşadığı zannedilmektedir” yazılıdır. Kitabe metninde ki ifadelere bizde aynen katılıyoruz.
Abdülkerim Erdoğan
Ankara Şehir Tarihçisi
[1] Evliya Çelebi, Tam Metin Seyahatnâme, C.I-II, Birleşik Yay., İstanbul, 1996, s. 719.; Günümüz Türkçesiyle Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi: Bursa-Bolu-Trabzon-Erzurum-Azerbaycan-Kafkasya-Kırım-Girit, Hazırlayanlar:Yüvel Dağlı-Seyit Ali Kahraman, 2. Cilt-2.Kitap, YKY, İstanbul 2005, s. 531.
[2] Evliya Çelebi, Tam Metin Seyahatnâme, s. 719.; Günümüz Türkçesiyle Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi, s. 531.
[3] Evliya Çelebi, Tam Metin Seyahatnâme, s. 718.; Günümüz Türkçesiyle Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi, s. 523.
[4] Evliya Çelebi, Tam Metin Seyahatnâme, s. 719.; Günümüz Türkçesiyle Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi, s. 531.
[5] Evliya Çelebi, Tam Metin Seyahatnâme, s. 715.; Günümüz Türkçesiyle Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi, s. 527.
[6] Evliya Çelebi, Tam Metin Seyahatnâme, s. 715-716.; Günümüz Türkçesiyle Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi, s. 527-528.
[7]Evliya Çelebi, Tam Metin Seyahatnâme, s. 716-718.; Günümüz Türkçesiyle Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi, s. 528-530.
[8] Ahmet Hamdi Tanpınar, Beş Şehir, Dergah Yay., İstanbul, 1998, s. 203-204.
[9] Hikmet Tanyu, Ankara ve Çevresinde Adak ve Adak Yerleri, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları, Ankara, 1967, s. 55.
[10] Abdülkerim Erdoğan-Gökçe Günel-Ali Kılcı, Osmanlı’da Ankara, Ankara Büyükşehir Belediyesi Yay, 2. Baskı, Ankara, 2008, s. 90, 171-172,182-183,233-234.
[11] Abdülkerim Erdoğan vd, age, s. 117-119, 165-166,171-172.
[12] Nejat Gögünç, “Onaltıncı Yüzyılda Ankara”, M.Esat Bozkurt, Ankara’dan Uçan Kuşlar… (Seçki-III), Kültür Bakanlığı Yay., Ankara. 2002, s. 20.
[13] BDA, 483 Numaralı Muhasebe-i Vilayet-i Anadolu Defteri (937/1530) I, s. 337.
[14] BDA, 483 Numaralı Muhasebe-i Vilayet-i Anadolu Defteri (937/1530) I, s. 361; İbrahim Köse, 1571 Tarihli Ankara Vakıfları, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 1998, s.20.
[15] Fatma Ahsen Turan, Hacı Bayram-ı Veli, Akçağ Yay., Ankara, 2004, s. 20.
[16] Mübarek Galib, Ankara Mescidler, Camiler, Mezarlıklar, Kitabeler, Altındağ Belediyesi Yay., Ankara, 1996, s. 116; İbrahim Hakkı Konyalı, Ankara Camileri, VGM Yay., Ankara, 1978, s. 49-51; Gönül Öney, Ankara’da Türk Devri Yapıları, AÜDTCF Yay. Ankara, s.28-59; M. Yusuf Akyurt, Türk islam Kitabeleri. I, Kısım. Ankara Kitabeleri. Cild. XI. Ankara 1942. (Basılmamış T. T. Kurumu Arşivi), s. 50; Abdülkerim Erdoğan-Gökçe Günel-Ali Kılcı, Osmanlı’da Ankara, Ankara Büyükşehir Belediyesi Yay, 2. Baskı, Ankara, 2008, s. 165-166.
|









![]() | Bugün | 261 |
![]() | Dün | 380 |
![]() | Bu Hafta | 2814 |
![]() | Bu Ay | 8106 |
![]() | Toplam | 200111 |
| HakkımızdaHizmetlerimizReferanslarReyhan Yayınları |
Copyright © 2005 - 2012 Ankarasevdam // Ankara Tarihi ve Kültürü Portalı.
Designed by JoomlArt.com
Joomla! is Free Software released under the GNU General Public License.