Skip to content
AnkaraSevdam // Ankara Tarihi ve Kültürü Araştırma Portalına Hoşgeldiniz:
SEYYİD HÜSEYİN GAZİ
hseyingazi.4
EVLÂD-I RESÛL'DEN SEYYİD HÜSEYİN GAZİ HAZRETLERİ

Emeviler döneminde İslam ordularının Anadolu’da Bizans üzerine yaptıkları akınlarda şehit olmuş bir İslam mücahididir. Seyyid Hüseyin Gazi’nin hayatı ve kimliği hakkında yazılı kaynaklarda bilgi oldukça azdır. Mevcut bilgilere de “Battal Gazi Destanı”, “Battalnâme”, Evliya Çelebi “Seyahatname”si ve “Dânişmendnâme”de rastlıyoruz. Kaynaklardaki bilgiler daha ziyade oğlu Seyyid Battal Gazi hakkındadır. Ankara’da kendi adı ile anılan Hüseyin Gazi Dağının zirvesinde türbesi vardır.[1]
Seyyid Hüseyin Gazi ve oğlu Seyyid Battal Gazi hakkında destanlar yazılmış, sözlü halk edebiyatımızda dilden dile dolaşan efsaneleri anlatılır olmuştur. Baba ve oğul, Endülüs'ten Orta Asya'ya kadar bütün Müslüman milletlerin ortak kahramanı olarak, gönüllerde abideleşmiştir.
Battal Gazi Destanı’nda Seyyid Battal Gazi’nin soyu hakkında: “Efendiler efendisi, saadetlerin kaynağı olarak bilinen Abdülmenaf’ın sülalesindendir. Bu sülale, iftihar duyulan, şerefli ve itibarlı bir sülaledir. “Taha ve Yasin”in gizli sırrıdır. Cafer (Seyyid Battal Gazi), Allah'ın resulünün bahçesinin nuru, milletin ve dinin kemali ve efendisidir. O, kahramanlığı ve cesurluğu ile dillere destan olan bir şehittir. O, Seyyid Zeyd'in torunudur. Seyyid Ali'nin oğlu Hüseyin Gazi'nin de oğludur.” ifadesi kullanılır.
Seyyid Hüseyin Gazi’nin Cafer isminde bir evladı olacağı Hz. Muhammed (a.s.) tarafından müjdelenir. Bu müjde Battal Gazi Destanında şöyle nakledilir:
O sadaret sahibi ve dünyanın karanlık gecelerinin dolunayı, yaratılmış bütün insanların efendisi ve en seçkini, kainatın övündüğü "safa-suffesi"nin en büyüğü, vefa kubbesinin ayı, nura gark olmuş Muhammed Mustafa aleyhisselatu vesselamın kelamından ve şeker saçan dilinden şöyle rivayet ederler:
Bir gün o iki cihanın övdüğü, Muhammed Mustafa (s.a.v.) sabah namazını kılmış, ashabı ile oturuyordu. Resül Hazretlerinin mübarek gönlü hoş değildi. Zira, üç gün olmuştu ki Cebrail-i Emin, Hazreti Rabbü'l-alemin’den vahiy getirmemişti. Yüzünü görenlere döndü ve:
- “Ya ashaplarım! Diliyorum ki biriniz bir güzel hikaye veya bir macera söyleyiniz. Biraz onunla meşgul olayım. İnşallah kardeşim Cebrail gelsin ve vahiy getirsin.” dedi.
Ashap arasından Abdülvahab adlı uzun boylu, güzel yüzlü bir yiğit çıktı ve ResuluIlah’ın önünde dua ederek:
- “Ya Resulullah! Çok seferlerde bulundum ve çok değişik bölgeler tanıdım. Fakat gördüğüm yerlerde Rum (Anadolu)'dan güzelini görmedim. Rum'un şehirleri birbirine yakın, suları iyi ve çeşmeleri çoktur. Havası güzel ve nimeti boldur, ancak adamları garip dostu, ama kafirdir. İnşallah o vilayeti Hakk Teala Müslümanlara nasip eder” dedi.
Bu kadar vasıflarından bahsettikten sonra Resül Hazretlerinin gönlü Rum'a (Anadolu) meyletti ki o anda Cebrail-i Emin, Hazreti Rabb’ül-alemin’den haber getirdi ve dedi ki:
- “Ya ResulluIah! Halik-i alem (c.c.) sana selam gönderdi ve şöyle buyurdu:
- "Benim resulümün gönlü şimdiye kadar Rum'a meyletmedi ki o ülkeyi ümmetine nasip edeyim. Kiliseleri yıkıp yerine mescid ve medreseler yapalar. Peygamberlik hükmü tamam olduktan ikiyüz yıl sonra, Malatya'dan Cafer adlı uzun boylu, güzel yüzlü, buğday renkli bir yiğit doğacak. Bu yiğit pehlivanlıkta Hamza gibi, heybette Ali gibi, kurnazlıkta Amr'dan üstün olacak. Tek başına ve korkusuzca yürüyecek. Dört kitabı ezbere bilecek. Nara attığında havadaki kuşlar yere dökülecek. Ülkeyi o köşede kuracak. Kiliseleri yıkıp yerine mescidler ve medreseler yapacak. İstanbul'un kapısını açıp keşişlerin ciğerini kebap eyleyecek. Bu sebeple resulümün mübarek hatırı şen olsun" dedi. Cebrail yine göğe ağdı.
Resül aleyhisselam bu haberi işitti ve şad oldu. Mübarek yüzü güldü. Başını yukarı kaldırdı ve ashaba seslendi:
- “Padişah-ı Alem-perverdigar, Rum ülkesini bana ve benim ümmetime bağışladı.” dedi. Ashab bu sözü işitip şad oldular. Sonra Abdülvahab ayağa kalktı ve:
- “Ya Resulullah! Bu ashaptan o zamana kadar kim kalacak ki o yiğidin yüzünü görebilsin.” dedi. Yine Cebrail aleyhisselam geldi:
- “Ya Muhammed! Hakk Teala şöyle buyurdu ki:
- "Sual soran kişi o zamana kadar yaşayacak ve yiğidin yüzünü görüp, onunla çok gazalar edecektir. Benim habibim, Abdülvahab'ın başını sıvasın, ağzındaki tükürüğünü onun ağzına bıraksın. Bugünü ve bu saati tarih olarak kaydedip ona görev versin. Abdülvahab o yiğide erişince resülümün mübarek mektubunu ona versin." dedi. Cebrail yine göğe ağdı.
Sonra Hazret-i Resül buyurdu ve Abdülvahab'ı çağırdılar. Hazret-i Resül, Abdülvahab'ın başını sıvazladı ve mübarek ağzındaki tükürüğü onun ağzına koydu. Tükürük Abdülvahab'ın boğazında durdu ve aşağı inmedi, çünkü o emanetti. Hazret-i Resül, Abdülvahab'a çok nasihat etti ve dedi ki:
- “Cafer'e eriştiğinde benim selamımı söyle ve bu emaneti ona ilet.”
Abdülvahab böylece bu elçilik görevini üzerine aldı.
hseyingazi.2Battal Gazi Destanı’nda Seyyid Hüseyin Gazi’nin büyük atalarından olan Ali el-Medeni alim ve cengaver bir kişidir. Babası Ali Zeydi’dir. Ali Zeydi’nin lakabı “Rabi”dir. Zeyd Muhammed el-Erdeşir’in oğludur. Muhammed el-Erdeşir ise Yahya el-İdris’in oğludur. Yahya el-İdris’in atası ise Zeyd el-Enver’dir. İmam Zeynel Abidin’in oğludur. İmam Zeynel Abidin ise İmam Hüseyin’in oğludur. İmam Hüseyin ise Hz. Ali (r.a.)’nin oğludur. Hz. Hüseyin'in annesi Fatimatü'z-Zehra ise Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.)'nın kızıdır. Allah'ın selamı hepsinin üzerine olsun.
Ali el-Medeni, Medine'den ayrılarak Bağdat'a yerleşir. Bir yıl orada kaldıktan sonra Malatya'ya hicret eder. O sırada Malatya emiri olan Ziyad, şehrin hatiplik görevini Ali el-Medeni’ye verir. Ali el-Medeni’nin vefatından sonra oğlu Ali Zeydi (Rabi) Malatya hatipliği görevini devralır. Rabi bu görevi 30 yıl sürdürür ve vefatından sonra bu görevi oğlu Enihe Ali devralır. Seyyid (Enihe) Ali'nin Hasan ve Hüseyin adında iki oğlu vardır. Hasan son derece güzel sesli ve alim olduğu için hatiplik görevi ona verilir.
Hüseyin (Seyyid Hüseyin Gazi) ise, gayet güçlü bir pehlivan olup Bizans kralı Kayser ile sınır boylarında devamlı olarak savaş halindedir. Malatya Beyi Emir Ziyad’ın önemli komutanlarından birisidir. Emir Ziyad ölünce yerine oğlu Numan geçer. Numan, gönlü geniş, inançlı biridir. Şehrin seraskerlik görevini Hüseyin Gazi’ye verir. Hüseyin Gazi'nin saldırıları karşısında Bizans kralı Kayser aciz kalır, barış imzalanır ve haraç vermeye başlar.
Malatya emiri Numan'ın bir oğlu olur ve adını Ömer koyarlar. Hüseyin Gazi, dağlarda avlanırken, bir geyik görür. Geyiğin sırtında altın simli bir çul vardır. Bu güzel geyiği yakalayıp Emir Numan’ın oğlu Ömer’e hediye etmek ister ve kaçan geyiği kovalamaya başlar. Geyik bir mağaraya girer. Hüseyin Gazi’de onu takip eder ve atından inip mağaraya girer. Mağarada bir iki adım yürüyen Hüseyin Gazi’nin karşısına sarı renkli bir at çıkar. Gökkuşağına benzeyen eğerine bir bohça, bir kılıç ve büyük bir gürz tutturulmuştu. Gördüğü bu sahne karşısında hayran kalan Hüseyin Gazi ata yaklaşır ve  geminden tutmak ister. Lakin bir türlü atın yularından tutamaz. O esnada mağaranın içinden bir nida gelir ve at huysuzluğunu bırakır. Bu sesin sahibini bir türlü göremeyen Hüseyin Gazi hayrete düşer ve atın yularını tutar. Eğere asılmış olan kılıcı alır. Kılıcın üzerinde “Bu süngü Keyyus'un süngüsüdür." ibaresi yazılıdır. Bohçayı açar. Bohçanın içinde Hz. Adem’in iki bölük saçı, Hz. Davut ve Hz. İshak’ın zırhları, Hz. Ömer ve Hz. Hamza'nın silahları vardır. Her silahın üzerinde kime ait olduğu yazılıdır. Bu gördüklerine çok sevinen Hüseyin Gazi sarı atı ve atın üzerinde bulunan kutsal emanetlerle birlikte mağaradan çıkar, Malatya’nın yolunu tutar. Yol boyunca mağarada duyduğu nidayı düşündü ve "Cafer kimdir ki böyle silahlar ona verilecek?" Bu düşüncede iken uykusu gelir. Atından iner ve bir kayaya yaslanır, uyur. Rüyasında bir pir gelerek:
- ”Ya Hüseyin! Müjdeler olsun sana ki, o Cafer senin oğlundur. Doğumuna az kaldı. O Rum (Anadolu)'u Müslüman edecek. Öyle işler yapacak ki, hiçbir pehlivan yapmamış olacak.” dedi.
Hüseyin Gazi uyanır, abdest alır ve şükür secdesi yapar. Atına binerek Malatya’ya gelir. Aradan yıllar geçer Malatya emiri Numan ibni Ziyad vefat eder, yerine oğlu Ömer geçer. Hüseyin Gazi'nin yiğit ve pehlivan bir eri vardı. Adı Tevabil’di. Günlerden bir gün divan toplantısında iken Tevabil, Hüseyin Gazi’ye bir oğlu olduğunu müjdeledi. Emir Ömer, Hüseyin Gazi’nin oğlunun adını Cafer koydu. Hüseyin Gazi şükür nişanesi olarak ziyafet verdi.
HSEYN_GAZ.11Cafer büyür ve üç yaşına girer. Onu gören herkes on yaşında sanır. Öyle güzelleşir ki benzeri yoktur. Kim kucağına alsa onu yere koymaz olur. Hüseyin Gazi ise her gün ava çıkar, Bizans Kralı Kayser’de her yıl halifeye haraç verir. Mamuriye (Ankara) tarafına avlanmaya çıkan Hüseyin Gazi’nin önüne bir geyik çıkar. Geyiğin sırtında bir atlas çul ve kıymetli taşlar vardır. Bu geyiği yakalayıp oğlu Cafer’e hediye etmek ister. Birkaç kement atar ama yakalayamaz, geyik kaçar. Geyiğin peşine düşen Hüseyin Gazi farkında olmadan Bizans topraklarına girer. Yüksek bir dağın tepesine çıkar. Dağın eteğinde bir kale, kalenin eteğinde de muazzam bir şehir vardır. Şehrin önünde de 40 bine yakın asker vardır. Bu şehir Mamuriye’dir. Şehrin beyi ise Mihriyayil (Mihrail)’dir. Bizans kralı Kayser'in kayınbiraderidir. Bunlar üç kardeş olup, büyüğü Mihriyayil, ortancası Mihran, küçüğü de Şamasep’dir. Kovaladığı geyik ise Mihriyayil'indir. Geyik her tarafta gezer, ama kimse ona bakmaya bile cesaret edemez.
Hüseyin Gazi’nin yakalamaya çalıştığı geyik yorulmuş bir vaziyette Mihriyayil'in çadırına varır. Geyiğin bu durumunu gören Mihriyayil sinirlenir ve askerlere geyiği kovalayan kişinin yakalanmasını emreder. Askerler sağa sola koşturup, geyiği kovalayan kişiyi aramaya başlarlar. Dağın zirvesinde duran Hüseyin Gazi’yi farkederler. Mihriyayil’in askerleri ile Hüseyin Gazi arasında çetin bir mücadele geçer. Hüseyin Gazi yaralanır, yalnız olmasına rağmen çok düşman askeri öldürür ve şehit olur. Düşman askeri atını yakalamak ister, fakat yakalayamazlar. At kanlı bir vaziyette Malatya’ya varır. Emir Ömer bu duruma çok üzülür. Hüseyin Gazi’yi Bizans’ın Ankara valisi Mihriyayil’in askerlerinin şehit ettiğini Yahya bin Mansur gördüğünü söyler. Bu şehadet olayı Emir Ömer tarafından bir mektupla Bağdat'ta halifeye bildirilir. Halife Tavamık bin Bağdadi, bu olaya çok üzülür ve Emir Ömer’e Bizans üzerine akınların başlatılmasını emreder.[2]
Prof. Dr. Ahmet Yaşar Ocak “İslâm Ansiklopedisi”nde Seyyid Battal Gazi’den bahsederken özetle:
Mevcut rivayetler tarihî tenkide tâbi tutulup menkıbeler bir kenara bırakılınca, Battal Gazi hakkında elde çok az ve yetersiz bilgi kalmaktadır.
Hemen hemen bütün kaynaklar, "Battal" kelimesinin onun asıl adı değil kahramanlığını belirten lâkabı olduğunu ve asıl adının Abdullah olduğunu bildirirler. Buna karşılık aynı kaynaklar künyesi için Ebû Yahyâ, Ebû Hüseyin veya Ebû Muhammed, babası için Hüseyin, Ömer yahut Amr gibi farklı isimler kaydeder. Ayrıca ailesi hakkındaki bilgiler de birbirini tutmaz. Hatta İbnü'l-Esîr'e göre Battal Gazi, aslen Arap bile olmayıp Emevîler'e intisap etmiş âzatlı bir köle ailesinden gelmektedir.
h.gazi.kitBazı rivayetlerde IX. yüzyılda, yani Abbâsî Halifesi Hârûnürreşîd zamanında (786-809) Malatya civarında yaşamış gösterilirse de bu doğru değildir. Onun bu şekilde Abbâsiler devrine yerleştirilmesi, Battalnâme'deki menkıbelerin tesiriyledir. Bundan dolayı Taberî ve zikredilen kaynakların çoğunluğunun da gösterdiği gibi Battal Gazi'yi VIII. Yüzyılda, Emevîler devrinde yaşamış kabul etmek gerçeğe daha yakındır. Nitekim Battal Gazi'den bahseden Bizanslı Theophanes ve Süryânî müellif Tell Mahreli Denys gibi klasik hıristiyan yazarlarının eserleri de bunu teyit etmektedir.
Bu durumda Battal Gazi'nin bilhassa 717-740 yılları dolaylarında, Emevîler’in Bizans'a karşı yürüttükleri mücadelelerde rol aldığını ve hem müslüman hem de hıristiyan kaynaklara yansıyan efsanevi şöhretini bu sırada kazandığını kabul etmek gerekiyor. Belirtilen kaynaklar Battal Gazi’nin, Bizanslılar’la Anadolu'da yaptığı mücadeleleri ayrıntılı olarak zikrederler. Târîhu’t-Taberî’nin Ebû Ali Bel’ami tarafından yapılan Farsça tercümesine göre o, ilk defa 717 yılında Mesleme b. Abdülmelik’in yönettiği İstanbul kuşatmasında kendini göstermiştir. Öteki kaynaklar da Battal Gazi’nin katıldığı, yahut bizzat idare ettiği muharebeleri, menkıbevî bir üslûpla ve bütün teferruatıyla anlatırlar. Bu hikâyelerde onun yanında, Abdülvehhâb b. Buht adında bir başka kahraman daha dikkati çeker ki, biz bu şahsiyete Abdülvehhab Gazi adıyla Türkçe Battalnâme'de de rastlıyoruz.
Battal Gazi’nin muharebelerini anlatan söz konusu kaynakların zikrettikleri bölge, şehir ve kasaba isimlerine bakıldığında onun başta Kayseri, Afyon ve Eskişehir yöresi olmak üzere, el-Cezîre (Güneydoğu Anadolu dahil) ve Suriye bölgelerinde faaliyet gösterdiği görülür. Hiç şüphesiz bu coğrafya, gerçek muharebelerin vuku bulduğu coğrafyanın aynı olmalıdır. Battalnâme başta olmak üzere Evliya Çelebi, Gelibolulu Mustafa Âlî ve Müneccimbaşı gibi Türk kaynakları ise onu daha ziyade Malatya yöresinde savaşmış gösterirler ki, bu tamamiyle Abbâsîler dönemi Bizans mücadelelerinin menkıbeleşmiş şekillerinin, Battal Gazi'nin şahsiyeti etrafında toplanmasından ileri gelmiştir.
Osmanlı kaynakları bunları tarihi vakalar olarak kabul etmişlerdir.
IMG_4428
Battal Gazi’nin ölümü ile ilgili rivayetler de muhteliftir. Fakat bunların gerçeği yansıtanı Theophanes, Taberi, İbnü’l-Esîr ve İbn Kesîr tarafından kaydedilen rivayet olup, buna göre Battal Gazi, bugün Eskişehir’in güneybatısında yer alan Seyitgazi kasabasının bulunduğu antik Akroinon mevkiindeki bir muharebe sırasında şehid olmuş ve oraya defnedilmiştir. Belirtilen kaynaklar onun ölüm tarihini (731), (740) ve (741) olarak zikrederler. Buna göre Battal Gazi’nin milâdi 730'lu veya 740'lı yıllarda Akroinon mevkiinde şehit düştüğü kabul edilebilir.
Battal Gazi'nin menkıbevî şahsiyeti ise, Arap vekâyinâmelerinde o, hıristiyanların çok korktuğu bir cengâverdir. Anneler yaramazlık yapan çocuklarını onunla korkuturlar, çocuklarına onun kim olduğunu öğretmek için kiliselerinde Battal Gazi’nin resimlerini bulundururlar. Battal Gazi sık sık kilise ve manastırlara saldırır, rahiplerle iyi ilişkiler kurar. Ele geçirmek istediği kale ve şehirleri bazan kılıç kuvvetiyle bazen de zekâsını kullanarak fetheder.
Anadolu Türkleri arasında da Seyyid Battal Gazi çok sevilmiş, şehit düştüğü yerde, eski bir Bizans manastırının yanında bulunan mezarı, Selçuklu Sultanı I. Alâeddin Keykubad'ın annesi tarafından bir rüya sonucu keşfedilmiştir.
Selçulu Sultanı I. Gıyâseddin Keyhüsrev, hanımının isteği üzerine buraya türbe ve bir mescid yaptırmıştır. Osmanlılar döneminde de ilave binalar yapılarak külliye haline gelmiştir. Daha sonra bir yerleşme merkezi olmuş ve günümüzdeki Seyidgazi ilçesi kurulmuştur.
XIII. yüzyıldan itibaren Kalenderî dervişleri Seyyid Battal Gazi’yi kendilerine pîr kabul etmişler ve türbesinin yanındaki eski Bizans manastırını tekke olarak kullandılar. Kalenderilerin merkez tekkesi konumuna gelen bu mevki özelliğini, XVI. yüzyılın son çeyreğine kadar korudu. Kalenderîlerin kurban bayramına rastlayan ve Osmanlı hudutları dahilinde bulunan bütün Kalenderiler'i bir araya toplayan “Mahya” denilen yıllık törenleri de bu tekkede icra ediliyordu.
XVI. yüzyılın başlarında Kalenderîliğin içinden gelişip bağımsız bir tarikat halini alan Bektaşilik de, Seyyid Battal Gazi’yi kendilerine malederek, XVI. yüzyıldan itibaren Bektaşi şairleri, gerek Battal Gazi'yi gerekse babası Hüseyin Gazi’yi hürmetle yâdeden nefesler söylemeye başladılar. Aynı şekilde alevî zümreler de Seyyid Hüseyin Gazi ve oğlu Seyyid Battal Gazi’yi kendi büyük şahsiyetleri arasına aldılar. Alevî şairleri terennüm ettikleri nefeslerin bir kısmını ona adadıkları gibi, bir kısmında da onu tebcil ettiler; ayrıca Battal Gazi'nin ve babasının kahramanlıklarını anlatan uzun manzum destanlar yazdılar.
Battal Gazi, sünni halk şairleri tarafından da XV. yüzyıldan beri hem gazilik ve kahramanlık hem de evliyalık yönleri vurgulanarak methedile gelmiştir. Bu gün de ona methiyeler yazan şairler vardır. Battal Gazi, erken devirlerden itibaren Osmanlı gazileri arasında da büyük bir saygıya mazhar olmuş ve XV. yüzyıldan itibaren savaşa giden gaziler onu “gazileri ulusu” olarak kabul etmişlerdir. Seyyid Hüseyin Gazi’nin ve oğlu Seyyid Battal Gazi’nin kahraman birer evliya olarak günümüzde, hâlâ halk tarafından saygı gördüğü bir gerçektir.[3]
Seyyid Battal Gazi’nin Türkler arasında yayılan kahramanlık menkıbelerinin destanlaştırıldığı bir halk hikâyesi de Battalnâme'dir.
Battalname’nin yazma nüshaları “Menâkıb-ı Gazavât-ı Seyyid Battal Gâzî”, “Hikâyet-i Seyyid Battal Gâzî” gibi isimler taşımaktadır. Hikâyenin yazıya geçiriliş tarihi henüz kesin olarak tayin edilememekle beraber, XI. yüzyılın sonları ile XIII. yüzyılın başlarıdır.
Ancak Battalnâme'den bazı kısımlar alınarak 643’te (1245-46) yazıldığı kesin olarak bilinen Dânişmend-nâme'de, Melik Dânişmend'in Battal Gazi soyuna bağlandığı dikkate alınırsa, eserin meçhul müellifinin kitabını bu tarihten önce yazdığı anlaşılmaktadır.
Battalnâme, tarihi bir şahsiyet olduğunda şüphe bulunmayan Battal Gazi'nin menkıbevi hayatını, Anadolu’ya yerleşen Müslüman Türkler'in gözüyle aksettirir.
Bu menkıbelere göre Battal Gazi, Hz. Ali soyundan Hüseyin Gazi’nin oğludur.
Fevkalâde güçlü ve zeki, çocukken dinî ilimleri çok kısa bir zamanda öğrenmiş, savaş usullerini iyi bilen bir mücahiddir. Hz. Peygamber'in tükürüğü Abdülvehhâb Gazi tarafından kendisine ulaştırılmış, bu özelliği sayesinde bütün dilleri konuşur. Keşiş kılığında manastırlara girip İncil'den vaazlar verir. Rahiplerle tartışarak onları mağlup eder ve İslama davet  eder. Hızır’la yoldaştır; sıkışık zamanlarında ondan yardım görür. Aynı şekilde perilerle de dosttur. Devler ve cadılarla savaşır, okuduğu dualarla büyülerini bozarak onları yener. Ateşte yanmaz. Vahşi hayvanlar emrine âmâdedir. Tabiat kuvvetlerine hâkimdir. Göz açıp kapayıncaya kadar uzun mesafeler aşar. Kullandığı silâhlar Dahhâk, Rüstem ve Hamza gibi eski ünlü cengâverlerin silâhları, bindiği atlar onların atlarının soyundan gelen atlardır. Bunlarla hıristiyanlara karşı savaşır. Onları İslâm’a davet eder, davetini kabul etmeyenleri öldürür.
IMG_4415
Türk gazi tipini mükemmel bir biçimde aksettiren Battalnâme, sadece halk arasında değil, XIV. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Osmanlılar’ın Rumeli topraklarında başlattıkları fetihler ve mücadeleler çağında da, gaziler arasında sevilerek okunmuştur. Kısaca o, Anadolu ve Rumeli coğrafyasıyla bütünleşmiştir. Battalnâme, Anadolu dışında yaşayan Türk toplulukları arasında da sevilmiş, yazılıp okunmuştur. Bilhassa XIX. yüzyılda Rus işgali altında kalan Asya Türkleri Battalnâme menkıbeleriyle âdeta teselli bulmuşlardır. Battal Gazi'nin Türkçe Battalnâme'den başka bir de Arapça “Zâtül-himme” yahut “Zül-himme” adında bir başka destanî romana daha konu olmuştur. Battalnâme, başta Doğu Anadolu olmak üzere Anadolu'nun bazı bölgelerinde bugün de, eski geleneğin bir devamı olarak, halk ağzında hâlâ anlatılmaktadır. Ayrıca bazı köylerde zaman zaman Battalnâme nüshalarına rastlanması, eserin Müslüman Türk kültür hayatıyla ne ölçüde bütünleştiğini göstermesi bakımından dikkat çekicidir.
Bilinen tek gerçek Emeviler döneminde, İslâm ordularının Anadolu üzerine yaptığı akınlarda şehid olmasıdır.[4]
Dânişmendnâme’de de Hüseyin Gazi’nin oğlu Seyyid Battal Gazi’den sıkça bahsedilir. Prof. Dr. Ahmet Yaşar Ocak “İslâm Ansiklopedisi”nde “Dânişmendnâme”den bahsederken:
Bu konuda Dânişmend-nâme, Melik Dânişmend Gazi'nin doğumu, çocukluk ve yetişme devresiyle başlar. Asıl adı Melik Ahmed olup, Malatya Emîri Ömer'in kızı ile Ali b. Mızrab'ın oğlu olarak Malatya'da dünyaya gelir. Battal Gazi'nin torunu Sultan Turasan ile arkadaş olur. Bir taraftan ondan silâhşorluk öğrenirken diğer taraftan İslâmî ilimlere çalışır ve kısa zamanda âlim olur. Bu sebeple kendisine “Dânişmend” lakabı verilir. Bir gece rüyasında Hz. Peygamberi görür, ondan cihad ve gaza için emir alır. Aynı gece Sultan Turasan da rüyasında dedesi Seyyid Battal Gazi'yi görüp, ondan benzer bir talimat almıştır. Bunun üzerine Bağdat'a gidip halifeden cihad ve gaza için izin isterler. Halife kendilerine izin verir ve Battal Gazi'nin sancağı ile Ebû Müslim-i Horasâni’nin alemini onlara teslim eder. Böylece 360 (970-71) yılında Rum diyarında gaza ve cihada başlarlar. Çavuldur Çaka, Hasan b. Meşiyya, Eyyûb b. Yûnus, Süleyman b. Nu'mân, Kara Doğan, Kara Tegin gibi şahıslar da kendilerine katılır. Harap olan Sivas Kalesi'ni tamir ederek kendilerine merkez yaparlar ve civar şehirleri fetih için harekete geçerler. Dânişmend Gazi, ünlü bir Rum cengâveri olan Artuhi ile karşılaşıp onu yenerek müslüman eder ve arkadaşları arasına alır. Artık bu kişi onun en yakın dostu olacaktır.
Dânişmend Gazi, bir ara Sultan Turasan'ı bir grup gazi ile İstanbul'u almaya yollar; fakat onlar başarılı olamazlar; hatta Sultan Turasan, Alemdağı'nda şehid düşer. Mâmûriye (Ankara), Manküriye (Çankırı), Kastamonu, Gerede taraflarına seferler düzenlenir. Bundan sonra Dânişmend Gazi, esas olarak bütün faaliyetlerini Yeşilırmak havzasının fethine hasreder. Yankoniya (Çorum), Sisiya (Gömenek), Dokiya (Tokat), Karkariye (Zile), Harsanosiya (Niksar) vb. kaleler, Haç Deyri, Deryanos Deyri gibi büyük manastırlar Dânişmend Gazi'nin gücüne dayanamaz. Dânişmend Gazi en son, Efromiya adlı yenilmez bir cengâver olan ve ihtida ederek Artuhi ile evlenmiş bulunan genç kızın babasının elindeki Harşana (Amasya) Kalesi'ni alır. Canik tarafını da ele geçirmek isterken yolda yaralanarak Niksar'a döner ve orada vefat eder; türbesi Niksar'dadır. Ondan sonra fetihleri oğulları sürdürür.[5]
Evliya Çelebi “Seyahatname”sinin Malatya ile ilgili bölümünde:
Hicri 200 (816) tarihinde Hazret-i Ömer'in evlâdından Mîr Ziyâd, onun oğlu Emir Lokman ve onun oğlu Emir Ömer'in, iki yüz bin asker ile gelip Malatya kalesini kuşattıklarını, kuşatmanın kırk yedinci günü Seyyid Battal Gazi'nin babası Hüseyin Gâzi tarafından fethedildiğini, Emir Ömer’in de, Malatya'nın mülkiyetini Hüseyin Gâzi'ye verdiğini kaydeder. (Burada bahse konu tarihde yazılış hatası vardır, bu tarihin hicri 100 (719) olması gerekir.) Seyyid Battal Cafer Gâzi'nin bu şehirde doğduğunu, Hicrî 239 (Bu tarihinde 139 olması gerekir) senesinde Elina Tekfuru’nun Malatya'yı ele geçirdiğini, yine aynı sene Abbâsilerden Yahya bin Ali, Hüseyin Gâzi ve oğlu Battal Gâzî'nin, elli bin askerle Malatya'yı fethederek kalesini temelinden yıktıklarını beyan eder.[6]
Yine Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nde, Malatya Aspuzu bağlarından bahsederken şu ifadeleri kullanır:
Özellikle bu İrem bağı içinde, Seyyid Battal Cafer Gazi'nin doğduğu ev vardır. Bu evin etrafında olan üzüm başka bir ülkede bulunmaz… Hasılı bu İrem bağını övmekte dil âciz kalır. Bu İrem bağı Malatya'nın kıblesinde ve çeyrek saat mesafededir.[7]
Evliya Çelebi 1648 yılında Ankara’ya gelir ve Seyyid Hüseyin Gazi Tekkesini ziyaret eder. Bu ziyaretini anlatırken:
Hüseyin Gazi köyüne geldik. Çubuk Ovası kazasında yüksek bir tepe üzerinde Hüseyin Gazi Türbesi vardır. Bu zât, Malatyalı Seyyid Battal Cafer Gazi'nin muhterem pederidir. Kabri üzerinde bir Yâsin okuyup, ruhâniyetleriyle tanıştık. Nurlu mezarının dört çevresinde çeşitli yaldızlı şamdan, kandiller ve âyetler vardır. Ayrı ayrı yaz ve kış meydanları vardır. Çubuk ve Yaban Ovaları ile Mürted Ovası buradan ayak altında gibi görünür. Tekkesinin vakıfları çoktur. Senede bir kere burada mevlid okunup, kırk elli bin adamı toplanır. Amma Hüseyin evlâdından ve Peygamber evlâdından ve Peygamber sülalesinden olan bu Hüseyin Gazi, burada din uğrunda şehit olmuştur. Bu tekkedeki fakirlere on kuruş sadaka verip, kurban keserek şeyhi Muhyican Dede’nin duâsını aldık. Asıl Hüseyin Gazi, bu yüksek tepenin eteğindedir. Oraya varıp, devlet sahibi efendimizle buluştuk.
…….
1058 (M.1648) senesi Rebiülevvelinin birinde, yine Hüseyin Gazi köyüne geldik. Birer ikişer kere misafir olduğumuz evler pek çok amma, burada türbeyi ziyâret ederken kendiliğinden hatırıma şu beyit geldi:
Gelip ettik duâ ile niyazı
Bize himmet ede Hüseyin Gazi.[8]
Kâtip Çelebi'de “Cihannüma”sında:
Ankara'da kendi ismi ile anılan yerde Hüseyin Gazi Tekkesi vardır. Burada dervişler oturur.
İngiliz müsteşrik F. R. Haslok ise:
Malatya Seraskerinin kardeşi olan Hüseyin Gazi, yöresel menkibeye göre Ankara taarruzunda kesilmiş başını, şehrin bir buçuk saat doğusunda bir tepeye götürmüş ve orada ölmüştür. Burası üzerine bir tekke yapılarak anılmış ve on yedinci asırda çok kalabalık bir ziyaretgah olmuştur.
Hüseyin’in ölümünün intikamını, oğlu Cafer Hıristiyanlardan Kırşehir yakınındaki kaleyi zapt ve kumandanı Şemas’ı teke tek çarpışmada (mübarezede) Müslüman etmek suretiyle almıştır.
Ankara civarında, Ankara'nın doğusunda yerleşmiş “Hüseyin Dağ” üzerinde, Bektaşîler tarafından mücahid bir ermiş olarak kabul edilen bir Arab’ın, yani Hüseyin Gazi’nin mezarı vardır. Ermiş zamanında burada, yüz Bektaşi dervişini barındıran bir tekke vardı ve her sene çok kalabalık bir ayin yapılırdı. Şimdi yalnız Ankara “Bayramî” dervişleri tarafından idâre edilen bir türbe vardır.[9]
Kanaatimizce Seyyid Hüseyin Gazi, Emevi komutanı Mesleme b. Abdülmelik tarafından 707-712 yılları arasında Anadolu içlerine yapılan akınlarda şehit olmuştur.
Hüseyin Gazi türbe ve tekkesinin yapımı ile ilgili olarak günümüze ulaşan ilk belge 1459 tarihli mermer kitâbedir. Fatih Sultan Mehmed Han tarafından bu zaviye yeniden yaptırılmıştır.
Osmanlılar döneminde de bu türbe ve zaviyeye Çubuk, Sincan ve Kazan ilçelerinde bulunan köylerin yıllık gelirleri vakfedeilmiştir. Başbakanlık Vakıflar Genel Müdürlüğü, Vakıf Kayıtlar Arşivi’ndeki belgelerdeki kayıtlarda:
"Anadolu'da medine-i Ankara kazasında vaki' kutbü'l-ârifîn gavsü'l-vâsılîn merhum ve mağfûrünleh Seyyid Hüseyin Gaazi tâbe serâh hazretlerinin tekyesi vakfının" ifadesi kullanılmıştır.
Anadolunun manevi hamisi Hacı Bayram-ı Veli hazretlerinin evladları, yüzyıllarca bu türbe ve zaviyede görev yapmışlardır.[10]
Ömer Lütfi Barkan “Kolonizatör Türk Dervişleri”nden bahsederken:
Türbeler ve bazen türbelerin etrafında teşekkül eden zaviyeler, daha başka mahiyette ve daha manalı müesseselerdir ve çok defa zaviyede yatan ölüler, o zaviyenin tesisinde bir gaye değil, ancak bir vesile ve timsal hizmetini görmektedirler... Seyyid Battal Gazi ve Hüseyin Gazi’nin mezarlarının bir rüya veya keramet vak’ası ile keşf ve tesbit edildiğini zikreder.[11]
Prof. Dr. Hikmet Tanyu da bizzat Hüseyin Gazi Tekkesi'ni görmüş ve o günkü mevcut durumu şöyle anlatır:
Hüseyin Gazi Türbesi, Hüseyin Gazi Dağı’nın (1400 metre) zirvesine yakın bir yerdedir. Yıktırılmadan önce geniş bir teşkilatı olduğu anlaşılıyor.
Halen Hüseyin Gazi’nin türbesi ve etrafı harap duvarlarla çevrili olup, çatı, kubbe gibi şeyler kalmamıştır. Altı metre kadar uzunluktaki Hüseyin Gazi mezarı dahi yıkık bir durumdadır.
Bu Hüseyin Gazi ziyaretgâhı sahası 17-20 yıl önceye kadar mamur vaziyette imiş. Türbe bakıcılarına mahsus odalar, türbenin güzel bir kubbesi varken yıktırılmış, aynı zamanda türbenin içerisindeki halılar, kilimler ortadan kaldırılarak götürülmüş.
Fakat burasını bir harâbe yığını haline getirişte alâka ve sevgiyi sarsmak şöyle dursun bilâkis artırmış. Bunu açıkça isbat eden duvarlardaki binlerce tarih ve imzayı ihtiva eden, muhtelif kalem ve şahıslardan çıktığı aşikâr bir surette görülen yazılardır. Bunlar orada sıra sıra, bazen üst üste durmaktadır.
Türbenin kırk elli metre kadar aşağısında, yarın altında kapı genişliğinde bir taşın arkasında bir mağara mevcut olup, bunun güzel, soğuk bir suyu kayadan sızmakta ve rivâyete göre Hüseyin Gazi'nin buradan su aldığı ve dar yerde efsanevî bir maharetle atını suladığı söylenmektedir. Bu çevredeki mezarlardan birisi Hüseyin Gazi'nin çobanına ait imiş.
Halk arasındaki söylentiye göre Hüseyin Gazi, Battal Gazi'nin babası olup, Ankara'yı İslâmlaştırmıştır. Çetin ve kanlı savaşlarda yaralanan Hüseyin Gazi’nin “ayağını bastığı, kanının damladığı yerlerde çimen ve çiçek bitmiş” asasını vurunca “su çıkarmış.” “Suyu hem soğuk hem de şifalıdır. Fakat tepeye çıkınca artık takati kalmamış ve şehit düşmüş.”
Hüseyin Gazi hakkındaki söylentiler ne yolda olursa olsun bu söylentilerden çıkan netice onun bir İslâm ve fetih şehiti olduğu noktasında iştirak ediyor.[12]
Seyyid Hüseyin Gazi Tekkesinin 1858 yılında tamir edildiğine dair bir belgeye ulaşıyoruz. Belgede: “Ankara'da Hüseyin Gazi Hazretleri Türbesi'ndeki mescid ve misafir odalarının tamiri ve hitamında keşf-i sani defterinin tanzim olunması.”[13]
Ankaralı yazar Şeref Erdoğdu da Seyyid Hüseyin Gazi ile ilgili olarak:
Ankara’nın doğusunda kocamış, yaşlanmış tabiatla boğuşa boğuşa soyunmuş, çıplak kayalarla kaplı bir dağ yükselir. Bir zamanlar yeşil ormanlarla kaplı bu güzel dağın eteklerinden kıvrılıp çıkan dereden yıkanıp, su içen ve doruklara kanat açan bulut gibi güvercinler, tepelerde cıvıl cıvıl öten kuşlar, çatal oyuklarında kuşkulu gezinen av hayvanları bu dağa başka bir güzellik verirdi.
Güneşin ilk ışıklarının pırıltısıyla Ankara’yı uykudan uyaran yeşilin de yeşili koca dağ!.. Ya! Şimdi insanoğlunun işlediği günahın acısını çeker gibi.. Ta! uzaklardan bir bakışı var ki, Ankara’ya küsmüş gibi.. Üzgün ve dargın...
Şu küçük şiirimle huzurunda huşu ile eğiliyorum.
Ey!. Allah uğruna vuran
Koca dağa adını koyduran
Müsterih ol! rahat uyu
Kırık dökük mezarında
Üzgünüm elimden gelmiyor
Sadece bir fatiha[14]
Hüseyin Gazi Dağı’nın şehre bakan yamacınca, halk arasında Hüseyin Gazi Mağarası olarak bilinen bir mağara vardır. Bu mağara günümüzde askeri saha içinde kalmaktadır. Rivayete göre Seyyid Hüseyin Gazi hazretleri yaralanınca atı ile birlikte bu mağaraya sığınmış ve bir müddet kalmıştır. Mağara’da bir ince su sızıntısı vardır.[15]
Günümüzde Seyyid Hüseyin Gazi Türbesi ziyarete açık olup, bakımlı bir durumdadır.
ABDÜLKERİM ERDOĞAN, MANEVİ MİMARLARIYLA ANKARA, 2. Baskı, Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları, Ankara, 2008, s. 11-24


[1] Evliya Çelebi, Tam Metin Seyahatname, Birleşik Yay., c. II, s. 710; Ahmet Yaşar Ocak, “Battal Gazi”, TDV İslam Ansiklopedisi, c. 5, İstanbul, 1992, s. 204-205; Hasan Köksal, Battal Gazi Destanı, Akçağ Yay., Ankara, 2003, s. 7-17; Necati Demir, Danişmend-name, Akçağ Yay., Ankara, 2004, s. 63.
[2] Hasan Köksal, Battal Gazi Destanı, Akçağ Yay., Ankara, 2003, s. 10-18.
[3] Ahmet Yaşar Ocak, “Battal Gazi”, TDV İslam Ansiklopedisi, c. V, İstanbul, 1992, s. 204-205.
[4] Ahmet Yaşar Ocak, “Battal Gazi”, TDV İslam Ansiklopedisi, c. V, İstanbul, 1992, s. 206-207.
[5] Ahmet Yaşar Ocak, “Danişmendname”, TDV İslam Ansiklopedisi, c. VIII, İstanbul, 1992, s.78-80.
[6] Evliya Çelebi, Tam Metin Seyahatname, Birleşik Yay., c. III, s. 419, 426.
[7] Evliya Çelebi, Tam Metin Seyahatname, Birleşik Yay., c.III, s. 426.
[8] Evliya Çelebi, Tam Metin Seyahatname, Birleşik Yay., c. II, s. 710.
[9] F. R. Haslok, Bektaşilik Tetkikleri, MEB Yay., İstanbul, 2000, s. 6.
[10] Abdülkerim Erdoğan, Unutulan Şehir Ankara, Akçağ Yay., Ankara, 2004, s. 13-33.
[11] Ömer Lütfi Barkan, “Kolonizatör Türk Dervişleri”, Vakıflar Dergisi, c. II, Vakıflar Umum Müdürlüğü Yay., İstanbul, 1942, s. 295.
[12] Hikmet Tanyu, Ankara ve Çevresinde Adak ve Adak yerleri, Ankara, 1967, s. 86-90.
[13] Abdülkerim Erdoğan, Unutulan Şehir Ankara, Akçağ Yay., Ankara, 2004, s. 21.
[14] Şeref Erdoğdu, Ankara’nın Tarihi Semt İsimleri ve Öyküleri, Kültür Bakanlığı yay., Ankara, 1999, s. 87-90.
[15] Abdülkerim Erdoğan, Unutulan Şehir Ankara, Akçağ Yay., Ankara, 2004, s. 20.
 

Abdulkerim Erdoğan

a_01
a_picasa
a_fottom
a_tv

Abdülkerim Erdoğan Eserleri

asemerk
180x256-images-stories-Untitled-1

Ziyaretçi Durumu

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün339
mod_vvisit_counterDün369
mod_vvisit_counterBu Hafta1463
mod_vvisit_counterBu Ay11152
mod_vvisit_counterToplam485914

Son YORUMLAR