Skip to content
AnkaraSevdam // Ankara Tarihi ve Kültürü Araştırma Portalına Hoşgeldiniz:
Kurtuluş Savaşı Yılları ve İstiklal Marşı
kurttransparanKURTULUŞ SAVAŞI YILLARI VE İSTİKLAL MARŞI

Abdülkerim Erdoğan
Gölbaşı Belediye Başkanlığı Yayınları, 2008.

1. “SEYMEN DİYARI” ANKARA
Anadolu Selçukluları’nın “melik şehri” Ankara, daha sonra “ahiler” şehri Ankara, Osmanlının “Beylerbeyi şehri”, “paşa sancağı”, “vilayet”i, “sancak” merkezi Ankara, Milli Mücadele’nin karargahı ve Cumhuriyet’in “başkent”i Ankara. Tarihi boyunca “kara” günlere tanıklık eden bu şehir, “en karanlık” günlerde dahi “akkale”sinde dalgalanan “ayyıldızı” ile Türk milletinin istiklâl karargâhı olur.
Ankara, Fatih Sultan Mehmed Han zamanından itibaren tam bir “Osmanlı şehri” olur. Osmanlı Devleti bütün müesseseleri ile bu şehirde varlığını gösterir. Ticaret ve ilim merkezi olur. Bir çok yabancı-yerli seyyah gelir ve anılarında şehrin gelişmişliğine tanıklık eder. Kanuni devrinden itibaren Osmanlı mülki, idari, askeri, hukuk ve eğitim kurumlarına “rüşvet”, “iltimas” ve “ehliyetsizlik” gibi ahlaki hastalık bulaşır. Bu hastalık topluma “yenileşme”, “batılılaşma” ve “hürriyet” adı altında “şifa” olarak sunulur. Neticede hasta olanların mikropları, sağlam bir ahlaki bünyeye sahip Türk milletine zaman içerisinde nüfuzeder ve “toplumsal çöküş” de başlar. Durum böyle olunca Osmanlı Devleti’nin topraklarında gözü olan düşman devletler kendilerinin menfaatlerini koruyacak, kendi emellerine hizmet edecek sözde “vatanperver” aydınları ve yöneticileri rahatlıkla bulur.
Onlar dışardan, yerli işbirlikçiler içerden üç kıtadan meydana gelen “Devlet-i Aliye-i Osmaniye”yi, “hasta adam” olarak dünya kamuoyuna ilan ederler.
Oğuz Türkmen boylarının bir kalesi olan Ankara ise bu dönemde cephelere “redif”, “yedek” ve “gönüllü” hazırlayan özelliği ile merkezi yönetim tarafından hatırlanan bir şehirdir. Halkı ise, toprağa ve terkedilmişliğine rağmen merkezi idareye oldukça bağlıdır. Osmanlının son dönemlerinde, bazı istisnalar hariç, sözde “ıslahat”cı “tanzimat”cı, “meşrutiyet”çi valilerin yönetiminde “sürgün şehri” Ankara, 1800’lü yıllardan itibaren doğal afetlerin peşpeşe yaşandığı bir vilayet olur.
Osmanlı’nın bitmeyen savaş yıllarında Ankara’nın ticari hayatı çöker, bu yıllarda bölgede meydana gelen kıtlık, afet ve salgın hastalıklar ile savaşların verdiği kayıplar dolayısıyla vilayetin nüfusu azalır. Bu olumsuz gelişmelere rağmen Milli Mücadele’ye merkez bir şehir olur. Onun içindir ki Mustafa Kemal Paşa, “Seymen diyarı” Ankara’yı “Kurtuluş şehri” olarak seçer. Bu çalışmamızda sizlere Milli Mücadele Yılları Ankara’sının önemli olaylarını kronolojik sıraya göre, bazen detay bazende özetleyerek sunmaya çalışacağız.
Mondros Antlaşması:
Osmanlı Devleti hükümeti müttefiki Alman İmparatoru Wilhem, Osmanlı padişahı Sultan Reşad’ı Almanya’ya davet eder. Bu davete Sultan Reşad rahatsız olduğu için yerine veliahd VI. Mehmed Vahideddin’in gitmesini ister. Almanya’ya gidecek heyet içerisinde yaver sıfatıyla Mustafa Kemal Paşa, albay Naci Eldeniz, Lütfi Simavi ve Reşad Paşa da bulunur ve 15 Aralık 1917 tarihinde Almanya seyahati başlar. Heyet Berlin’de incelemelerde bulunur ve özellikle Almanların meşhur “Krupp” top fabrikaları gezilir.
Geleceğin Osmanlı padişahı Vahideddin ile geleceğin Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk, bu seyahat süresince, gündem ve istikbale ait konular üzerinde sohbet ederler. Seyahati tamamlayan heyet, 4 Ocak 1918 de İstanbul’a gelir.
Mustafa Kemal, Almanya Seyahati dönüşünde sol böbreğindeki bir rahatsızlık nedeniyle bir ay kadar yatakta tedavi görür. Doktorlar tedavi için Viyana’ya gitmesinde ısrar ederler. Mustafa Kemal’e bir emireri ile birlikte, en üst derece yolluk ve gerekli avans verilir. 25 Mayıs 1918’de Viyana’ya hareket eder. Viyana’da 3 hafta kadar tedavi gördükten sonra, ilgili profesörün tavsiyesi üzerine, kaplıca tedavisi görmek için Karlsbad’a gider. Mustafa Kemal, 30 Haziran–27 Temmuz 1918 tarihleri arasında Karlsbad’da tedavi görür. Mustafa Kemal Karlsbad’da iken Sultan V. Mehmet vefat eder.
4 Temmuz 1918 de Sultan VI. Mehmed Vahidettin Padişah olur. Mustafa Kemal Padişah’ı tebrik eder. Bu önemli değişiklikte İstanbul’da olmadığı için Mustafa Kemal üzülür, ama tedaviye devam eder. Yaveri Cevat Abbas ona çabuk dönmesi için tel çeker. O önemli bir sebep olmadıkça dönmeyeceğini bildirir. Ardından yaverinin acele dönmemiz arzu buyruluyor teli üzerine, 27 Temmuz’da Karlsbad’dan Viyana’ya hareket eder. Fakat yakalandığı nezle nedeniyle birkaç gün Viyana’da kaldıktan sonra 2 Ağustos 1918’de İstanbul’a gelir. Mustafa Kemal yurda döner ve önce Ahmet İzzet Paşa ile görüşür. Onun tavsiyesi üzerine Padişahla birkaç defa görüşür veMustafa Kemal, Sultan Vahdeddin’e bazı önerilerde bulunur. Padişahı etkilemesinden huylanan Enver Paşa, Padişah’ın şifahi iradesiyle, Mustafa Kemal’i daha önce komuta ettiği ve Suriye’de bulunan Yedinci Ordu’ya Komutan olarak atanmasını sağlar. Mustafa Kemal, 26 Ağustos 1918’de Halep’e gelir ve ilk iş olarak cepheyi teftiş eder. İngilizler 31 Ekim 1917’de Sina Cephesi’nde saldırıya geçerek cepheyi yarmışlar ve Kudüs’ü işgal etmişlerdir.
Sadrazam Talat Paşa, 8 Ekim 1918’de istifâ eder. Yeni hükümeti kurmaya Tevfik Paşa memur edilir, fakat Paşa uzun bir süreden beri aktif politikadan çekildiği ve kabinesine İttihatçı vekil almak istemediği için, hükümet kurmayı başaramaz. Durumu öğrenen Mustafa Kemal, Başyaver Naci Bey aracılığı ile Padişah’a başvurur. Bir an önce tek olarak veya müttefiklerle müştereken barış yapmaktan başka çare kalmadığını, Tevfik Paşa hükümeti kurmakta zorlanıyorsa, derhal Ahmet İzzet Paşa başkanlığında Rauf, Fethi, Tahsin, Canbolat, Azmi ve Şeyhülislam Hayri ve kendisinden oluşacak bir hükümet kurulmasının zarurî olduğunu ve ancak böyle bir hükümetin duruma hâkim olabileceğini bildirir. Falih Rıfkı Atay bu günleri şöyle anlatır: “(Mustafa Kemal Paşa) Halep’te bulunduğu son günlerde düşündüğü hep şu idi: Şimdi ne yapacaktık? Müttefiklerimiz ve biz partiyi kaybetmiştik. Fakat Türkiye için durum bütün varlığından olacak kadar tehlikeli idi. Kaybettiğimizi artık geri alamazdık. Ancak varlığımızı korumak için çabuk ve kesin tedbirlere başvurmalı idi. Harbi bu sonuca getiren o günkü hükümetten böyle bir hareket beklemek boşuna idi. Hemen bu kabine (Sadrazam Talat Paşa hükümeti) düşürülmeli, onun yerine Mustafa Kemal’in de içinde bulunduğu yeni bir hükümet kurulmalı ve bütün komuta Mustafa Kemal’e verilmeli idi. Fikrini telgrafla Padişah Vahidüddin’e yazdı. Telgraf şudur:
“Seraver-i hazret-i şehriyari Naci Beyefendiye:
Talât Paşa kabinesinin mefluç (felç olmuş) bir halde bulunduğunu. Tevfik Paşa hazretlerinin de bir kabine teşkilinde müşkülâta uğradığını haber alıyorum. Ordular muharebe kudretinden mahrum ve zaten mevcut kuvvetler müdafaadan âciz bir hâle getirilmiştir. Düşman her gün daha müsait ve ezici şartlar elde etmektedir. Birlikte olmadığı takdirde münferit olarak ve behemehal sulhu takarrür ettirmek lâzımdır. Aksi takdirde memleketin kamilen elden çıkması ve devletimizin tamir götürmez felâketlere maruz kalması ihtimalden uzak değildir. Muhterem Padişahınıza olan sadakatim ve vatanın selâmetini temin için azrederim ki Sadaretin Tevfik Paşa hazretlerine verilmesi ve Fethi, Tahsin, Rauf, Canbulat, Azmi, Şeyhülislâm Hayri ve âcizlerinden mürekkep bir kabine teşkil edilmesi zaruridir. Bu kabine vaziyete hâkim olacağı kanaatindeyim. Münasip ise bu zatların şevketmeap efendimize arzını rica ederim.
15 Birinci Teşrin 1918
Fahrî Yaver’i hazret-i şehriyarî Mustafa Kemal.”
Tevfik Paşa yerine İzzet Paşa yeni hükümeti kurar ve kabineye Mustafa Kemal Paşa’yı almaz. Ahmet İzzet Paşa, Mustafa Kemal’in isteğine “Barıştan sonra işbirliği” şeklinde cevap verir. Mustafa Kemal, beklemediği bu cevaba şu karşılığı verir:
“Barış gecikecektir. Barışa kadar çok çalkantılı anlar geçireceğiz. Bu devrede vatana faydalı olabilirim
düşüncesiyle Harbiye Nezaretini istemiştim, yoksa barış olduktan sonra onun huzur ve sukûnu içinde Harbiye Nazırlığı’nı benden çok mükemmel ifa edecek zevat bulunabilir. Buna göre barıştan sonra işbirliğimizi hiç de zarurî ve hatta lüzumlu görmüyorum.” şeklinde bir cevap verir.
30 Ekim 1918 tarihinde, Limni Adası’nın Mondros Limanı’nda Bahriye Nazırı Hüseyin Rauf (Orbay) Bey’in başkanlığını yaptığı Osmanlı heyeti ile İngiliz Amiral Calthorp’un başkanı olduğu İtilaf Devletleri heyeti arasında imzalanan Mondros Mütarekesi’yle silahlı çatışmalar sona erer. Sultan Vahideddin, antlaşma görüşmelerinde Osmanlı heyetine Damat Ferit Paşa’nın başkanlık etmesini ister. Sadrazam İzzet Paşa ise bu duruma rıza göstermez ve Ferit Paşa için “Bu adam mecnundur, böyle önemli görev bu kişiye verilemez” ifadesini kullanır. Anlaşma müzakereleri için Osmanlı Heyetine Bahriye Nazırı Hüseyin Rauf Bey, Hariciye Müsteşarı Reşad Hikmet Bey ve Kurmay Yarbay Sadullah Bey katılır. Görüşmelere gidecek heyetten Padişahın da bir isteği vardır. Başkatibi’ne hitaben şöyle der:
“Ancak gönderilecek degelere verilecek talimata şu görüşlerimin belirtilmesini özellikle arzu
ederim” dedikten sonra bizzat yazdığı şu notu verir:
1. Hilafet-i Celile ile ve Saltanat-ı Seniyye ve Hanedan-ı Osmanî hukukunun tamamen muhafaza edilecek,
2. Bazı eyaletlere verilecek bağımsız idarenin şekil ve mahiyeti temin olunarak bağımsızlığın yalnız idari olup siyasi olmaması, şayet hiçbir çare ve imkan bulunamayıp da siyasi olacak ise istiklaliyetin daha uygun olacağı ve eğer siyasi bağımsızlığı kabul edecek olursak Âlem-i İslam’a ihanet etmiş olacağımız fikrindeyim.”
24 Ekim 1918 tarihinde başlayan görüşmeler, 29 Ekim 1918 tarihinde ateşkes antlaşmasının imzalanmasıyla sona erer. İmzalanan ve uygulandığında da sadece Osmanlı Devleti’nin sonunu değil, Türklerin Ana-dolu’daki varlığını kaldıracak olan “Mondros Ateşkes Antlaşması”nın maddeleri şöyledir:
1- Çanakkale ve İstanbul Boğazlarının açılması, Karadeniz’e serbestçe geçişin temini ve Çanakkale
ve Karadeniz istihkamlarının İtilaf Devletleri tarafından işgali sağlanacaktır.
2- Osmanlı sularındaki bütün torpil tarlaları ile torpido ve kovan mevzilerinin yerleri gösterilecek ve bunları taramak ve kaldırmak için yardım edilecektir.
3- Karadeniz’deki torpiller hakkında bilgi verilecektir.
4- İtilaf Devletlerinin bütün esirleri ile Ermeni esirleri kayıtsız şartsız İstanbul’da teslim olunacaktır.
5- Hudutların korunması ve iç asayişin temini dışında, Osmanlı ordusu derhal terhis edilecektir.
6- Osmanlı harp gemileri teslim olup, gösterilecek Osmanlı limanlarında gözaltında bulundurulacaktır.
7- İtilaf Devletleri, güvenliklerini tehdit edecek bir durumun ortaya çıkması halinde herhangi bir stratejik yeri işgal etme hakkına sahip olacaktır.
8- Osmanlı demiryollarından İtilaf Devletleri istifade edecekler ve Osmanlı ticaret gemileri onların hizmetinde bulundurulacaktır.
9- İtilaf Devletleri, Osmanlı tersane ve limanlarındaki vasıtalardan istifade sağlayacaktır.
10- Toros Tünelleri, İtilaf Devletleri tarafından işgal olunacaktır.
11- İran içlerinde ve Kafkasya’da bulunan Osmanlı kuvvetleri, işgal ettikleri yerlerden geri çekilecekler.
12- Hükümet haberleşmesi dışında, telsiz, telgraf ve kabloların denetimi, İtilaf Devletlerine geçecektir.
13- Askeri, ticari ve denizle ilgili madde ve malzemelerin tahribi önlenecektir.
14- İtilaf Devletleri kömür, mazot ve yağ maddelerini Türkiye’den temin edeceklerdir.(Bu maddelerden hiç biri ihraç olunmayacaktır.)
15- Bütün demiryolları, İtilaf Devletleri’nin zabıtası tarafından kontrol altına alınacaktır.
16- Hicaz, Asir, Yemen, Suriye ve Irak’taki kuvvetler en yakın İtilaf Devletleri’nin kumandanlarına teslim olunacaktır.
17- Trablus ve Bingazi’deki Osmanlı subayları en yakın İtalyan garnizonuna teslim olacaktır.
18- Trablus ve Bingazi’de Osmanlı işgali altında bulunan limanlar İtalyanlara teslim olunacaktır.
19- Asker ve sivil Alman ve Avusturya uyruğu, bir ay zarfında Osmanlı topraklarını terk edeceklerdir.
20- Gerek askeri teçhizatın teslimine, gerek Osmanlı Ordusunun terhisine ve gerekse nakil vasıtalarının İtilaf Devletleri’ne teslimine dair verilecek herhangi bir emir, derhal yerine getirilecektir.
21- İtilaf Devletleri adına bir üye, iaşe nezaretinde çalışacak bu devletlerin ihtiyaçlarını temin edecek ve isteyeceği her bilgi kendisine verilecektir.
22- Osmanlı harp esirleri, İtilaf Devletleri’nin nezdinde kalacaktır.
23- Osmanlı Hükümeti, merkezi devletlerle bütün ilişkilerini kesecektir.
24- Altı vilayet adı verilen yerlerde bir kargaşalık olursa, vilayetlerin herhangi bir kısmının işgali hakkını İtilaf Devletleri haiz bulunacaktır.
25- Müttefiklerle Osmanlı Devleti arasındaki savaş, 1918 yılı Ekim ayının 31 günü mahalli saat ile öğle zamanı sona erecektir.
30 Teşrin-i evvel 1918
Agamemnon Zırhlısı-Mondros
Yapılan bu antlaşma ile “Çanakkale Geçilmez” destanını yazan şehitlerimizin geçirmediği düşman gemilerinin boğazlardan geçişine bizzat izin verilir. Kısacası kan bedeli topraklarımız ve ordumuz itilaf devletlerinin emrine verilir. Sultan Vahideddin bu anlaşmayı imzalayan heyeti kabul etmez. Hüseyin Rauf Bey’in basın açıklamasından sonra, basın açıklamasında “Yüce İngiltere devleti” dediği İngilizler, Musul ve İskenderun’a yönelik işgal hareketlerine başlar. Mustafa Kemal Paşa, Yıldırım Orduları Grubu kumandanı sıfatıyla çektiği bir telgrafta imzalanan bu antlaşma hakkında şunları söyler:
“...Acz ve zaafımızın derecesini pek iyi bilirim. Bununla beraber devletin yapmağa mecbur olduğu fedakarlığın derecesini de tayin ve tahdit etmek lazım geleceği kanaatini muhafaza eylerim. Yoksa Almanya ile müttefikinin sonuna kadar harbe devam etmek halinde büsbütün münhezim olunduğuna göre, İngilizlerin istihsal eyleyebilecekleri neticeyi, onlara kendi yardımımızla bahşetmek, Osmanlı tarihinde Osmanlılık için ve şimdiki hükümetimiz için pek kara bir sahife vücuda getirir...”
İstanbul’un İşgali:
Mondros Mütarekesi sonrası İngiliz Amiral Calthrope, Osmanlı Harbiye Vekili Hüseyin Rauf Bey’in isteği üzerine bir mektup verir:
“Hiçbir Yunan savaş gemisinin İstanbul’a gitmemesi, İstanbul’un işgal edilmemesi konusundaki kuvvetli isteğinizi hükümetime bildirdim…”
Bu mektubu tam bir güvence sayan Hüseyin Rauf Bey İstanbul’a döner. Mondros anlaşması gereği 7 Kasım da Osmanlı topraklarında bulunan Alman subay ve askerleri tahliye olunur, bütün müstahkem mevkiler teslim edilir, ordular dağıtılır. Liman von Sanders, kumandanı olduğu Yıldırım Orduları Grubu’nu, Mustafa Kemal Paşa’ya teslim ederek ayrılır. Daha sonra “Yıldırım Orduları Grubu”nun da kaldırılması üzerine, Mustafa Kemal Paşa, İzzet Paşa’nın isteğine uyarak İstanbul’a gelir. Aynı gün, 13 Kasım 1918’de büyük bir düşman donanması da, Dolmabahçe önlerinde demir atar ve İstanbul fiili olarak işgal edilir. Mustafa Kemal Paşa, İstanbul kıyılarında düşman gemilerini görünce “Geldikleri gibi giderler” der. Hükümette olan İzzet Paşa istifa eder. Tevfik Paşa hükümeti kurmakla görevlendirilir. Mustafa Kemal Paşa, Tevfik Paşa’nın hükümeti kuramamasını ve İzzet Paşa’nın devam etmesini arzu eder. Yeni hükümetin güvenoyu almaması için Meclise gelerek mebuslarla kulis faaliyetlerinde bulunur. Görüştüğü mebusların çoğu Mustafa Kemal Paşa’yı destekler görünür ama oylama sonucu Tevfik Paşa hükümeti güven oyu alır. Düşman gemilerinin İstanbul limanına demirlemesinden sonra halk paniği yaşanır. Mustafa Kemal Paşa, Tevfik Bey hükümetinin çoğunlukla güvenoyu alması üzerine Padişahla görüşmek ister. Bundan sonrasını Falih Rıfkı Atay şöyle anlatır:
“Evine döner dönmez saraya telefon ederek Padişahtan bir görüşme izni istenmesini söyledi. Maksadı kendisi ile açık görüşmek ve en iyi tedbirleri almasına yardım etmekti. Padişah, Cuma selâmlığına gelmesi ve kendisi ile orada görüşeceği cevabını verdi. Hemen konuşmak mümkün olmamıştı. Cuma günü namazdan sonra Vahidüddin Mustafa Kemal’i yanına aldı. Hayli uzun görüştüler. Fakat Mustafa Kemal istediklerini söylemeye fırsat bulamadı. Tam bir Önsöz yaparken Padişah konuşmayı keserek:
- Ordunun komutan ve subaylarının seni çok sevdiklerinden eminim. Bana teminat verir misiniz ki onlardan bana bir zarar gelmeyecektir.
- Ordu tarafından aleyhte harekete ait duyduklarınız varmı, efendim?
Padişah gözlerini kapadı, olumlu olumsuz bir şey demedi. Mustafa Kemal cevap verdi:
- Gerçi ben İstanbul’a geleli ancak birkaç gün oldu. Buradaki hali yakından bilmiyorum. Fakat ordu komutan ve subaylarının zat-i şahanenize karşı bulunması için hiçbir sebep olabileceğini sanmıyorum. Onun için temin ederim ki hiçbir fenalık beklemeyiniz.
- Yalnız bugünden bahsetmiyorum. Bugünden ve yarından!
Padişah bir karar vermiş olmalı idi. Ayağa kalktı ve şu sözlerle buluşmaya son verdi:
- Siz akıllı bir komutansınız. Arkadaşlarınızı tenvir (aydınlatmak) ve teskin (yatıştırmak) edeceğinizden
eminim.
Çok umutsuzca, fakat üzüntüsünün sebebini pek de anlayamayarak yanından çıktı.
İki gün sonra meclis dağıtılmıştı. “Şişli’deki evimde vaziyeti düşünüyordum. İstanbul sokakları İtilâf askerlerinin süngülü askerleri ile dolu idi. Boğaziçi, toplarını sağa sola çeviren düşman harp gemileri ile mavi suları görünmeyecek kadar örtülmüştü. Herkes ancak gündelik ihtiyaçları için evlerinden çıkıyor, yollarda hatır ve hayale gelmeyen hakaretlere uğramamak için caddelerin duvar diplerinden büzülerek, eğilerek ve korkarak gelip gidiyordu. Her türlü ihtiyatlara rağmen her türlü saldırış ve sataşma sahneleri gene eksik değildi. Koskoca İstanbul ve yüzbinlerce halkın sesleri kısılmış bir haldeydi. Çok şaşılacak şeydir ki ayaklar altında çiğnenen bu şehirde hâlâ bir saltanat, bir hükümet, bir varlık bulunduğunu sananlar vardır.”
Bir gün anasının Akaretler’deki evinde iken kapıyı İtalyan askerlerinin zorladığını haber verdiler. Arama yapacaklardı. Aşağı indi kendisinin kim olduğunu söyleyerek, yukarı çıkmamalarını istedi. Mustafa Kemal’in pek sinirli olduğunu gören subay:
- Biz böyle emraldık, dedi.
- Size bu emri veren kimdir?
- Kumandanımız!
- Kumandanınızdan size emir almaya çalışırım. O zamana kadar siz olduğunuz yerde kalınız.
Subay nazik davrandı. Evde telefon olmadığı için bir köşe yukarda oturan bir general arkadaşının apartmanına koştu. İtalyan temsilciliğini aradı, başına geleni anlattı, bir müddet sonra kendisine “affedersiniz, bir yanlışlık olmalı... askerlerin başındaki subayı çağırırsanız emir verilecektir.” dediler.Subay geldi, konuştular ve evi zorlamaktan vazgeçtiler. Ertesi günü de Şişli bölgekomutanından, bu eve kimse dokunamaz, diye yazılı bir kâğıt getirdiler. Birkaç gün sonra İtalyan olmayan bir asker takımı gene eve geldi. Mustafa Kemal yoktu. Kendilerine kâğıdı gösterdiler. Askerlerin başındaki subay, ki İngilizdi, İtalyan belgesini yırttı ve bütün evi aradı.”
Tevfik Bey idaresindeki hükümet istifa eder ve 4 Mart 1919 da Damad Ferid Paşa’nın sadaretinde yeni bir hükümet kurulur. Anadolu vilayetlerinde bulunan bütün valiler değişir ve Damat Ferit Paşa, Ankara’ya vali olarak Ali Muhiddin Paşa’yı atar.
İngiliz Birlikleri Ankara’da:
30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesi’nden sonra gizli emellerini gerçekleştirmek, sözde Ermenilerin haklarını korumak ve asayişi temin etmek amacıyla İngiliz ve Fransız askerlerinden oluşan birliklerin Ankara’ya gönderilmesine başlanır. 1918 yılının Aralık ayında aniden bir sabah İstanbul’dan trenle gelen iki bölük İngiliz askeri Ankara tren istasyonunu işgal eder. Gelen bir bölük İskoçyalı asker de iri atlarıyla Ankara’da bir gözdağı yürüyüşü yaparak Cebeci’de Demirlibahçe yakınında konaklar. İngiliz birliğinin komutanı Yüzbaşı Withall, İzmir’de uzun yıllar ticaret yapan ve “Vitali” diye
tanınan bir aileye mensup olup, çok güzel Türkçe bilir. İngiliz Yüzbaşı Withall, tren istasyonundaki direksiyon binasına karargahını kurar. İngiliz birliklerinin geldiği sırada Ankara’da çok az sayıda bir Türk birliği bulunur. Mevcut Türk birliğininin sayısını artırmak için çalışmalar yapılır. Ankara’dan 5 nci Kolordu Ahz-ı Asker (asker alma) Heyeti Reisi Ali Osman, 19 Ocak 1919 tarihli bir yazı ile Ankara’ya iki İngiliz subayının geldiği bildirilir. Ankara’da bulunan yönetici ve halk ise, İngilizlerin her istediğine hemen boyun eğmez ve belli bir mukavemet gösterir. İngiliz kuvvetlerinin şehirde bulunan “İttihat ve Terakki Klübü” (Birinci Meclis binası) ve “Millet Bahçesi” içinde bulunan sinema salonu binalarına yerleştirilmesine Ankara valisi Süleyman Kani Bey ve garnizon komutanı karşı çıkar. Bahri Kınacı, İngiliz ve Fransız birliklerinin Ankara’ya gelişlerini şöyle anlatıyor:
“İngiliz ve Fransız birlikleri Ankara’yı işgal ellikleri zaman dışardan gelen Ermeni çetelerinin zoruyla mı, yoksa kendi insiyatifleriyle mi, Ankara’da bulunan Ermenilerin bir bölümü şahin kesildiler. Ankara’da durum tam anlamıyla talana dönüşmüştü. Hatırladığım kadarıyla, Ermeni terörü o kadar ileri gitti ki, bir Ermeninin “şu müslüman suçludur” diye İngiliz kumandanlığına ihbarda bulunması kafi idi. Hiçbir şeyden haberi olmayan Türk de, hapishaneyi boylardı. Ermeniler bu şekilde 97 tanınmış Türk ailesinin erkeğini hapishaneye attırdı. 1915’deki sözde tehcir olayında babamın da parmağı vardır diyerek idam talebi ile yargılanması için İstanbul’a gönderildi. Hiç unutmam, mağazamızda babamın odasında serili bir halı vardı. Ermeniler onu da, bizim diye alıp götürdüler.”
T.B.M.M.’nin ilk üyelerinden Şükrü Kınacı’nın büyük oğlu Hazım Kınacı, Ermeniler ile ilgili
olayları şöyle anlatır:
“Ailem Ankara’nın varlıklı ailelerinin arasında yer alırdı. Evimiz, Dış Hisar’da idi. Bu yörede genellikle zengin Ermeniler ile bazı Türkler otururdu. Biz de bu bahtiyar kullar arasında yer alırdık. Hisar’ın Balık Pazarı tarafına bakan yamaçlarda katolik Ermeniler, bu semtin sol tarafında da, Bedesten’e kadar olan bölümde de Gregoryan Ermeniler otururdu. Çünkü, katolik Ermenilerle Gregoryan Ermeniler birbirlerini hiç sevmez hatta nefret ederlerdi. Bildiğim bir şey varsa, o da, Ankara’daki zengin katolik Ermenilerin, Osmanlı Hükümeti’ne karşı Ermenilerle işbirliği halinde olmalarıydı… 1915 yılında Doğu’daki Ermeniler devlete baş kaldırdıklarından, Ankara’daki bazı Ermenilerin Doğu’ya, Doğu’dakilerin de Anadolu’ya mübadelesi kararlaştırılmış olacak ki, Ankara’daki bir kısım Ermenilerin Doğu’ya gönderilmesi bahis konusu edilmişti. Ancak sonradan bu işten vazgeçildi. Aradan zaman geçip de, Ankara İngiliz ve Fransız kuvvetleri tarafından işgal edilince, tehcir olayı ortaya atıldı. Tehcir sırasında mallarının elinden alındığını iddia eden bir sürü Ermeni, At Pazarı’na mal getiren köylülerin hayvanlarına, mallarına el koydular. Oysa, Ankara’da tehcir işi olmamıştı. Üstelik kimsenin malı da elinden alınmamıştı. Bu doğrudan doğruya bir gasp idi… Aradan kısa bir süre geçmişti ki, Ermeniler’in şerrinden dışarı çıkamaz olmuştuk. Buna İngiliz askerleri de katılıyordu. İngiliz askerleri İstanbul’da olduğu gibi, Ankara’daki kadınlara da sarkıntılık yapmak istiyorlardı. Bu durum Ankaralı erkekleri ziyadesiyle çileden çıkarttı. Bunun üzerine Ankara’da gizli gönüllü birlikleri kuruldu. Gece tenha yerde yakaladıkları İngiliz askerlerini dövüyorlardı. Gönüllülerin başında da, Kemalettin Sami Paşa’nın İsmail Çavuş isimli bir emir eri vardı. İsmail Çavuş çok güçlü kuvvetli bir delikanlı idi. Bir gece Karaoğlan’da bir İngiliz çavuşunu sıkıştırmış. Ensesine vurduğu bir yumrukla adamın boyun kemiğini kırmış. Ankara emniyeti İngilizlerin kontrolü altında bulunduğundan, suçlu belli olmuş. Polisten gönüllülere haber gelince, İsmail Çavuş bir köye kaçırıldı. İsmail Çavuş İngilizler Ankara’dan ayrılıncaya kadar geri dönmedi. Bu olaydan sonra İngilizler gece sokağa çıkmamaya başladılar. Bu sefer İngilizlerin yerini Ermeniler almıştı. Bunlar genellikle dışardan gelen Ermeni çeteleriydi. Bu çetelere Ankara’daki bazı Ermeniler de katılıyordu. Türk çocukları ortada bir hadise yokken dahi, Katolik Ermeni çocuklarıyla edepsizliklerinden oynamazlardı.”
Fransız Birliği “Millet Bahçesi”nde:
1918 yılının Aralık ayında İstanbul’dan gelen İngiliz birliğinin İstasyonu işgal edip Cebeci  Demirlibahçe’ye yerleşmesinden hemen sonra, bir Fransız birliği gelerek Taşhan (Ulus) Meydanı’ndaki “Şehir Bahçesi”ndeki ahşap yapılara yerleşir. Fransız birliğinin komutanı Yüzbaşı Boissier, “İttihat ve Terakki Kulübü binası”nı (Birinci Meclis binası) karargah olarak kullanır. Şehirde bulunan Fransız birliğinin asker sayısı İngilizlerinkinden daha azdı.
Yirminci Kolordu Ankara’da:
Ankara, Birinci Cihan Savaşı sırasında Beşinci Kolordu’nun merkezidir. Yirminci Kolordu ise Konya-Ereğli’dedir. Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’da devletin bağımsızlığı konusunda güvendiği silah arkadaşlarıyla görüşmeler yapar. İstanbul’a gelen Yirminci Kolordu Komutanı Ali Fuat (Cebesoy) Paşa, 1919 yılının Şubat aylarında tedavi için İstanbul’a gelir. Bu sıralarda Mustafa Kemal Paşa ile sık sık görüşür.
Ali Fuat Paşa, Mustafa Kemal Paşa ile son görüşmelerini şöyle nakleder:
“Mustafa Kemal Paşa’nın evine son defa olarak gitmiştim. Akşam yemeğini birlikte yiyecek,dertleşecektik. Beni karşılarken “Rauf (Orbay) Bey’i de çağırdım” demişti. Hüseyin Rauf Bey’den saklı hiçbir şeyimiz yoktu. Bu temiz kalpli vatansever arkadaşımız bizimle beraberdi. Akşam yemeğinden sonra saatlerce konuştuk. Mustafa Kemal Paşa eğer bir görevle kendisini tayin ettiremezse Anadolu’da en güvendiği bir komutanın yanına gideceğini ve ilk defa işe oradan başlayacağını söylüyordu.“Paşam, ben ve kolordum daima emrinizdedir” dedim. Mavi gözlerinin nasıl bir ışıkla parladığını anlatamam.”
Yirminci Kolordu Komutanı Ali Fuat Paşa, Kolordu’nun Ankara’ya taşınmasını şöyle anlatır:
“Kolordunun Ankara’ya taşınma hazırlıklarını haber alan İngilizler, bizi geciktirmek için önlemler almaya başlamışlardı. Bu karşı koymaları bir ay kadar sürmüş, sonuçta pürüzler teker teker aşılmıştı. Fakat bu kez de yeni bir engel çıkarmışlardı. Vagon başına altmış altın lira istiyorlardı. Bu parayı nereden bulup verecektik? Eğer verirsek İngilizleri gereksiz yere iç işlerimize karıştırmış olmayacak mıydık? Amaçlarını anlamıştım. Bizden kuşkulanıyorlardı. Karargahımla beni bir süre için bile olsa kolordumdan ayırmak ve birliklerimizi karadan yürüterek Ankara’ya yerleşmemizi geciktirmek istiyorlardı. Kolorduma doğrudan doğruya bağlı birliklerle Yarbay Mahmut Bey komutasındaki 24. Tümenimiz Ereğli-Aksaray-Kırşehir üzerinden yürüyerek Ankara’ya geldi.”
Üçbinbeşyüz kişilik askeri birlik Ali Fuat Paşa’nın komutasında Ankara’ya gelir. Ankara halkı bayram sevinci yaşar. Kolordu Komutanı Ali Fuat Paşa vilayetin sağ tarafındaki Ankara Defterdarlığı ve Kızılbey Vergi Dairesi’nin bugün bulunan yerindeki ahşap bir binaya yerleşir. Ali Fuat Paşa, protokol gereği, Ankara Valisi Muhittin Paşa’yı ziyarete gider. Vali, Ali Fuat Paşa’ya mesafeli durur ve Ankara’daki işgal kuvvetleriyle iyi geçinilmesini, nahoş olaylara sebebiyet verilmemesini ister. O sırada Ankara’da önemli mevkilerde bulunan kişiler şunlardır: Vali Muhittin Paşa, Defterdar Yahya Galip Bey, Belediye Reisi Hacı Ziya Bey, Mektupçu Halet Bey, Umuru Hukukiye Müdürü Süreyya Bey, Polis Müdürü Nihat Bey, Jandarma Komutanı Abdurrahman Bey ve Ankara Müftüsü olarak Rifat Efendi. Ali Fuat Paşa Ankara’ya geldikten sonra, işgal kuvvetleri komutanını ziyaret etmemesi, halk arasında büyük bir memnunlukla karşılanır. Ancak, Vali Muhittin Paşa Ali Fuat Paşa’ya, İngiliz Komutanı’na bir nezaket ziyaretinde bulunmasını teklif edince, Paşa, “diliyorlarsa onlar beni ziyarete gelirler” cevabını verir. Ali Fuat Paşa hatıralarına şöyle devam eder:
“Ankara’ya gelişimin dördüncü veya beşinci günüydü. Yaverim bir İngiliz subayının beni görmek istediğini haber vermişti. Kendisini nezaketle karşıladım ve koltuklardan birisini işaret ederek oturmasını rica ettim. Suratı pek asıktı. Selam vermeye bile gerek görmeden benim gösterdiğime değil, yanı başımdaki koltuğa oturup ayak ayak üstüne atarak söze başladı. Türkçe bildiği halde nedense Fransızca konuşuyordu. Kolorduma mensup askerlerin palaska tokalarının Alman askerlerine ait olduğunu, bunları nereden bulduğumuzu ve neden şimdiye kadar kendisine haber vermediğimizi soruyordu. Bu gülünç soruyu cevaplamadım. Diğer sorunlarını da susarak geçiştirdim. Ateşkes antlaşması hükümlerine göre derhal palaskaların teslimini istiyordu. Hiddetimi belli etmemeye çalışıyordum. Sessizliğimden korktuğumu sanmış. Ayağa kalkarak sağ elini masanın üstüne koymuş ve bu kez Türkçe olarak:
- Neden cevap vermiyorsunuz?
Diye sormuştu. Artık selamsız sabahsız söze başlayan ve kendisini bir sömürgede sanan bu şımarık
kontrol subayına hak ettiği dersi vermek zamanı gelmişti.
- Rütbeniz nedir?
- İngiliz yüzbaşısı.
- Öyle ise sizden yüksek rütbede bulunan bir Türk generalinin karşısında olduğunuzu asla unutmayınız ve ona göre sözlerinize dikkat ediniz.
Yüzü kıpkırmızı olmuştu. Böyle bir karşılık göreceğini hiç ummuyordu. Biraz durmuş, sonra elini masama vurmuştu.
- Ne diyorsunuz, ne diyorsunuz?
- Ne dediğimi ve ne demek istediğimi şimdi anlarsınız.
Zile bastım. İçeri gelen aslan yapılı iki ere şu emri verdim:
- Alın bunu Merkez Komutanlığı’na götürün. Bir hafta müddetle kendisine talim ve terbiye öğretsinler.
Emir derhal yerine getirilmişti.
İngiliz kontrol subayının tutuklandığını haber alan valilik personeli birbirlerine girmişler, bu olay üzerine Cebeci’deki İngiliz birliklerinin hükümet binasını işgal edeceklerinden korkarak kapıları kapamışlardı. Biraz sonra, Vali Muhittin Paşa telaşla gelmiş, eli ayağı titreyerek benden bilgi istemişti. Kendisine güvence verdim:
- Merak etmeyiniz paşa hazretleri. Cebeci’deki İngiliz birlikleri ne hükümet konağını ve ne de kenti işgale cesaret gösteremeyeceklerdir. Siz şimdilik bu işlere karışmayın, ben bütün sorumluluğu üstüme alıyorum.
Olaydan iki gün sonra Ankara’daki İngiliz birlikleri komutanı gelmiş, durumu uygun biçimde ona anlatmıştım. Komutan çok terbiyeli bir insandı. Subayın doğrudan doğruya İstanbul’daki işgal makamlarına bağlı olduğunu, bununla birlikte serbest bırakıldığı takdirde şahsen memnun olacağını ifade etmişti. Bunun üzerine beş günlük tutukluluğunu yeterli görmüştüm. Kendisine de şu haberi yollamıştım: “Şimdi isterlerse buyursunlar, daha iyi konuşabiliriz.”
Kendisiyle bundan sonra bir çok kez konuşmuş, hatta bazı noktalarda anlaşmış, istediğimiz bazı raporları da yazdırmayı başarmıştık. Buna karşılık onun Ankara’daki ikinci işi olan ticaretine ses çıkarmamıştık.”
Ali Fuat Paşa’nın İngiliz kontrol subayının tutuklaması, içten içe eziklik duymaya başlayan Ankara’nın Türk halkına büyük moral gücü verir.
Ankaralılar “Divan-ı Harb”te:
4 Mart 1919’a kadar Ankara’da vali olarak Süleyman Kani Bey bulunuyordu. Ancak, Damat Ferid Paşa 4 Mart 1919’da yeni kabinesini kurar kurmaz, Ankara Valisini değiştirir ve Süleyman Kani Bey’in yerine Muhittin Paşa’yı atar. Muhittin Paşa Ankara’ya gelir gelmez, eşrafı toplayarak huzursuzluk çıkarılmamasını ister. Geniş yetkilere sahip bulunan yeni vali, ilk iş olarak, gözüne batan Ankara’nın ileri gelen bazı memurlarının işine son verir. Ankara, İngiliz ve Fransız birlikleri tarafından işgal edildiğinden, üyeleri Ermeniler’den oluşan bir de mahkeme kurulur. Bu mahkemede, 1915 sırasında Ermeni tehcirine katıldıkları iddiasıyla, birçok Türk yargılanır. Asılsız iddiaları gerçekmiş gibi değerlendiren bu mahkemeler, Türklerin ellerinde bulunan mallarını alarak Ermenilere vermeye başlar. 1915 yılı Ermeni “tehcir”i bahane edilerek İngilizlerin baskısı ve Dahiliye (İçişleri) Nezareti’nin emriyle 1919 yılının başlarında, Anadolu vilayetlerinde tutuklamalar başlar. Ali Fuat Paşa ise Ankara’nın kara günlerini şöyle anlatır:
“Ankara’da durum şöyle görülüyordu: Vali Muhittin Paşa İstanbul hükümetinin koyu taraftarlarından biriydi. Hürriyet ve İtilaf Partisi’ne mensup bazı türediler İstanbul’daki efendileri gibi hareket ediyorlar, yurttaşlar arasında ikilik yaratıyorlardı. Yapılan tutuklamalarda bunların da rolü vardı. İngiliz Muhipleri Cemiyeti de kendilerine yardım ediyordu. Hıristiyan üyelerden kurulu bir de Tehcir Mahkemesi (zorla göç ettirme olayında kendilerince suçlu buldukları Türkleri yargılamak üzere) kurmuşlardı. Çevresine bir sürü hafiye toplamış olan İngiliz kontrol subayları fazla şımarmışlardı. Valiye uluorta emirler veriyorlar ve emirlerinin derhal uygulanmasını istiyorlardı. Halk kendilerinden korkuyor, kötülükleri dokunur kaygısıyla karşılaşmamaya gayret ediyordu. Sokaklarda İngiliz askerleri dolaşıyordu. Bu durum karşısında bize çok iş düşeceği belliydi. Görevimiz yalnızca askeri olmayacaktı. Bütün olaylara birer birer el koymamız zorunluydu. Daha ilk günlerde bazı önlemler almam gerekiyordu. Önce halkın moralini kuvvetlendirmeliydim. 24. Tümeni Sarıkışla’ya yerleştirmiş, fakat tümendeki asker sayısını fazla göstermek amacıyla Etlik tepelerine çadırlar kurdurarak askerin çoğunu buralara çıkarmıştım. Mevsim İlkbahardı. Etlik sırtları zümrüt gibi yeşermişti. Ankara’ya bir bando ile girmiş, yolun iki kıyısına dizilmiş olan halkı selamlayarak Sarıkışla’dan Hükümet Konağı’nın yanındaki komutanlık dairesinegitmiştim. Bu davranışım İngiliz kontrol subaylarını epeyce sinirlendirmişti. İngiliz komutanını ziyaret etmemiş, onun gelmesini beklemiştim.
Komutanlık dairesine döndüğüm zaman, yaverim bacağı sakat bir adamın beni görmek istediğini haber vermişti. Herhalde halktan biri olacaktı. Getirilmesini söyledim. İçeriye otuz beş, kırk yaşında biri girdi. Elindeki bastona dayanıyordu.
- Beni tanıdınız mı paşam?
Şivesinden Rumelili olduğu anlaşılıyordu. Siması da yabancı değildi. Fakat birden hatırlayamamıştım. Kendisini kısaca tanıttı.
- Ben Ali Çavuş değil miyim?
Derhal yerimden kalktım, yer gösterdim. Tanımıştım. Eski bir silah arkadaşımdı. Balkan Savaşı’nda Yanya’da 23. Tümen komutan vekili bulunuyordum. Yanya kuşatmasının en çetin cephelerinden Pişta ve Pizani’nin savunması bana bırakılmıştı. İşte bu sıralarda Ali Çavuş ta geçici olarak benim yanımagelmişti. Namuslu ve mert bir askerdi. Sonra, Yanya Kalesi Komutanı Yarbay Vehip Bey’in yanına gitmişti. Ben yaralandıktan sonra birkaç kez ziyaretime gelmişti. O günlerden bu yanabirbirimizi
hiç görmemiştik. Sordum:
- Burada ne yapıyorsun Ali Çavuş? Balkan Savaşı’ndan bacağı sakat kalmış, bu yüzden Dünya Savaşı’na katılamamıştı. Şimdi Ankara’da küçük çapta ticaretle uğraşıyordu. Durumundan memnundu. Yalnız İngiliz kontrol subaylarından yakınıyordu. İngiliz subayları güçlerine dayanarak malları ucuza kapatıyorlardı. Ali Çavuş’un verdiği bilgi çok işime yaramıştı. İngiliz subaylarının ticaretine ses çıkarmayacak, elimden gelirse yardım bile edecektim. Buna karşılık ileride kendilerinden bazı hizmetler isteyecektim.”
2. İSTİKLALE GİDEN YOL: ANKARA
Ankara’da İşgal Kuvvetlerine Karşı İlk Direniş:
27 Nisan’da Ankara eski mebusu Atıf Bey (Taşpınar)’in sorgulaması başlar. Atıf Bey 1858 yılında Ankara’da doğmuş, Meclis-i Mebusan’a Ankara mebusu olarak katılmış, aydın ve vatansever bir şahsiyettir. “Bahşılı Hoca” lakaplı ve Nakşibendi şeyhi olan Sadullah (Seyhan) Efendi şöyle anlatıyor:
“Ankara’yı işgal eden yabancı askerlerin Samanpazarı’nda kadınlara sataşmaya başladıkları ve yine bir Türk çocuğunun tecavüze maruz kaldığı haberi etrafa yayılınca, halk galeyana gelmiş ve ben de aynı tesir ve heyecan altında bulunarak dükkânımdan fırladım: “Bu millet içinden, bir değnek başına bir mendil bağlayıpta ortaya çıkacak kimse yok mudur” diyerek haykırdım. Bunun üzerine halkta yeni bir ruh alevlenmiye başladı…”
Sadullah Efendi hem Nakşibendî medresesi müderrisi hem de manifatura dükkânı sahibidir. Bu olaydan sonra dükkanına gidip malının yüzde kırk beşini vatanın müdafaasına bağışlar. “Bahşılı Hoca” namıyla maruf olan Nakşibendi şeyhi Sadullah Hoca bununla da yetinmez. Ankara’lı gençlerden oluşan birde gizli cemiyet kurar. Cemiyet üyelerinin görevi yalnız veya karanlıkta yakaladıkları İngiliz askerleriyle, Ermenileri yola getirmektir. Cemiyet üyelerinden birisi de Kemalettin Sami Paşa’nın emir eri İsmail Çavuş’tur. Çok güçlü olan İsmail Çavuş bir gece Karaoğlan Sokağı’nda bir İngiliz Çavuşu’nun zorla dükkana girmek istediğini görür. Bu durum İsmail Çavuş’un ateş almasına fırsat vermiş olacak ki, İngiliz askerinin boynuna vurduğu bir yumrukla adamı yere serer. Boyun kemiği kırılan İngiliz askerinin ölmesi üzerine Ankara karışır. İngiliz İşgal Kuvvetleri Komutanlığı sanığınyakalanması için Vali Muhittin Paşa’ya gerekli emri verir. Muhittin Paşa da, olayla ilgisibulunduğu gerekçesiyle, Kınacıların Şakir Beyi, Attarlar’ın Sadullah ve Bulgurlar’ın Mehmet Beylerle, Hacıbayram Şeyhi Şemsettin Efendi’yi, Hanifler’in Mehmet Beyi gözaltına aldırır. Ankara’daki İngiliz ve Fransız birliklerinin sayısı ise iki bine yakındır. Ermeni çeteleri Ankara ve civarındatoplanmaya başlar. Kolordunun elinde bulunan silahlar, düşmanınkinden çok daha eski silahlardır.
Ali Fuat Paşa bu durum karşısında emrindeki silahlı sayısının artırılması için harekete geçer. Ankara’daki kır bekçilerinin sayısını atırmaya karar verir ve buna gerekçe olarak, asayişi gösterir. Jandarma Birliklerine gönderdiği şifre telgrafta, bölgelerinde bakaya kalmış askerlerle, kaçakların derhal silah altına alınmasını ister. Paşa, amacına ulaşır ama, faaliyetleri işgal kuvvetlerince takip edilir. Ankara şehir merkezinde “Ne Gezenin Ahmet” isimli liderin başkanlığında Ankaralı efeler bir gizli teşkilat kurarak, şehirdeki Ermenilerle “Ne bileyim” metodu ile mücadele etmeye başlar.
Ankara’da İlk Direniş Lideri “Bahşılı Hoca”:
“Bahşılı Hoca” lakabı ile bilinen Sadullah Efendi, 1881’de Ankara-Balâ kazasının Bahşılı Köyü’nde doğar. Bahşılı köyünden Hacı Ali Efendi’nin oğlu olup, ilk ögrenimini köyünde tamamladıktan sonra Konya’ya gider. Konya’da çeşitli medreselerde öğrenim gördükten sonra 18 Nisan 1908’de icazetname alır. 1909’da Ankara Kocabey Medresesi’ne vekaleten müderris olarak atanır. 1910 yılında da “Nakşibendi” demekle maruf “Şehabiye” medresesine asaleten tayin edilir. Nakşibendi şeyhi olarak bilinen Sadullah Efendi, Ankara’da ticaretle de uğraşır. Ankara’da işgal kuvvetlerine karşı ilk isyan bayrağını kaldırır. “Ankara Fetvası”nı “Şehabiye Medresesi Müderrisi” olarak tasdik eder. Medreselerin kapatılması üzerine Ankara Merkez Vaizliği’ne atanır. 7 Temmuz 1947’de Çankaya Müftülüğü’ne atanır. Çankaya Mütüsü iken, 1 Şubat 1953’de vefat eder.
Azm-i Millî Cemiyeti:
1919 yılının Nisan sonu veya Mayıs ayının ilk günlerinde Ankara’da bir “milli” cemiyet kurulur. “Azm-i Millî Cemiyeti” adı ile bilinen bu cemiyetin kurucuları; kimyager Avni Refik (Berkman), öğretmen Mahir (İz), Ayaşlı Ali Rıza, öğretmen Yakup, Ekrem ve Fevzi Beylerdir. Cemiyetin kurucularından olan Mahir İz hâtıralarında konuyla ilgili şu bilgiyi verir:
“Biz daha evvel, İzmir’in işgaline tekaddüm eden günlerde, beşinci kolordu erkân-ı harbiyesinden Mat’lı (Arnavutluk’ta bir kaza) Ziya Paşa’nın oğlu Erkan-ı Harp Yüzbaşısı Naim Bey’in yaptığı husûsi bir davet ile Sultanî ve Muallim Mektebi muallimleri bir evde toplandık. Halkı uyandırmak, düşmana mukavemete hazırlamak üzere ne gibi tedbirler alınması lâzım geldiği ve münevver zümrenin nasıl rehberlik edeceği üzerinde duruldu ve bir cemiyet kurulması kararlaştı. Cemiyete ben “Azm-i Millî” adının verilmesini teklif ettim, ittifakla kabul edildi. Civar köylere gidip, köy odalarında konuşmak, icabında konferans vermek, temsiller tertiplemek gibi hususlar görüşüldü. Biz bir iki arkadaşla civar köylere gittik, köy odalarında konuştuk. “Büyük Türk Lügati” sahibi Hüseyin Kâzım Bey’in “Elden Ele Müslüman Hediyesi” gibi küçük kitaplarını alıp dağıttık.
Bu sıralarda İzmir’in işgali haberi gelmişti. İzzet Bey adında bir zatın riyasetinde o zaman “Fresko’nun Bahçesi” diye tanınan Meclis karşısında -belediye bahçesindeki salaşta “Karagün” adlı bir piyes oynandı. O zamanki İzmir valisi İzzet Bey’in aleyhine yapılan hücumlar sırasında, saraya ve padişaha da ağır sözler söylendiği için, umumi efkârda iyi bir tesir yapmadı. Çünki o zaman herkes de, girişilen bu millî mücâdelenin, düşman kuvvetlerinin hakimiyeti altında âciz ve mahsur kalan Halife ve Padişah’ı kurtarmak gâyesine matuf olduğu kanaati umumi olduğundan, bu suretle vuku bulan tecâvüzler iyi karşılanmıyordu”.
Azm-i Millî Cemiyeti’nce belediye sinemasında bir müsamere yapılır ve aynı gece Aka Gündüz’ün “Muhterem Katil” piyesi temsil edilir. “Fatih’in Türbesinden” isimli bir de tablo gösterilir. Böylece, acı ve kara günlerin felaketleri gösterilmek istenir. Muhtelif zamanlarda da, Sanayi Mektebi’nin (Ulus’daki Birinci Sanat Enstitüsü binası) imalâthanesinde halka millî filmler gizli olarak seyrettirilir. Bütün bu tür ve benzeri çalışmalarla, Ankara efkâr-ı umumiyesi, Kuvâ-yı Milliye için tamamen hazır hale getirilir. Diğer taraftan Avukat Mustafa Kemal Bey’in çıkardığı “Mefkure”, operatör Ömer Vasfı Bey’in çıkardığı “Selâmet” ve haftalık, resmi “Ankara” gazetesinde, Ankara halkının aydınlatılması için, zaman zaman çeşitli yayınlar yapılır. Azm-i Millî Cemiyeti daha sonra “Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti”nin kurulması ile bu teşkilatla birleşir.
Mustafa Kemal Paşa Samsun’da:
İstanbul 16 Mart 1919’da resmen olmasa da işgal edilmiş, Osmanlı orduları terhis edilmiş, donanmasına el konulmuş, Anadolu’da düşman birlikleri ve Ermenilerin işbirliği ile keyfi uygulamalar başlamış, açlık ve sefalet doruğa ulaşmış, kısacası Osmanlı devleti yapılan anlaşmalarla düşman kuvvetlerinin istilasına uğrar. Fransızlar, Kozan, Zonguldak, Ereğli ve Afyonkarahisar’ı; İngilizler, Urfa, Merzifon ve Kars’ı; İtalyanlar, Antalya’yı işgal eder. Gürcü Birlikleri Ardahan’a, İtalyan askerleri ise Konya’ya girer. Kazım Karabekir Paşa, Erzurum’da 15. Kolordu komutanlığı’na atanır ve 3 Mayıs’ta Erzurum’a gelir.
14 Mart 1919 Yunanlıların çıkarma planını, İngiltere Başkanı Lloyd George, Fransa Başkanı Clemenceau, İtalya Başkanı Orlando, Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Wilson, Paris’te kabul ettiler. Damat Ferid Paşa, İngiltere’nin himayesini sağlamak üzere, Amiral Calthorphe’a bir proje sunar. 10 Nisan 1919’da Ermeni tehcirinden sorumlu tutularak Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey, İstanbul’da idam edilir. İtilaf devletleri Sultan Vahideddin üzerinde baskılarını artırır. Bu vahim durum karşısında Osmanlı yönetimi ve ileri görüşlü paşaları yaptıkları gizli çalışmalarla bu onur kırıcı durumdan kurtulmanın yollarını arar. Mustafa Kemal Paşa’nın aktif bir görevi olmadığı için Şişli’deki evinde eski silah arkadaşları ile görüşerek milletin içine düştüğü bu durumdan kurtulmanın yollarını arar. Kurtuluş mücadelesinin işgal altında bulunan İstanbul’dan yürütülmesinin mümkün olamayacağını bilen Mustafa Kemal, bu hareketin ancak Anadolu’da gerçekleşeceğini bilir. İngilizler sözde Ermenilerin haklarını savunmak amacıyla Anadolu’da bazı vilayetlere birlikler gönderir ve mahalli direnişleri önlemeye çalışır. Bu maksatla İngilizler Ankara’ya da bir askeri birlik gönderirler. Bununlada kalmayan İngilizler, Müslüman Türkler tarafından vilayetlerde çıkabilecek milli direnişlerin bastırılmasını da Osmanlı hükümetinden ister.
30 Nisan 1919 Mustafa Kemal Paşa, “9. Ordu Müfettişliği”ne atanır. 5-6 Mayıs 1919 İngiltere Başkanı Lloyd George, Paris’te Barış Konferansı’nda Yunanlıların İzmir’e çıkarma yapmasını ister ve İzmir’in işgali, Paris’te İtilaf Devletlerince kabul edilir. 14 Mayıs 1919 Amiral Calthorphe, İzmir’in işgali için nota verir. Aynı gün Genelkurmay Başkanlığı’na Cevat Paşa atanır. Foça, Karaburun, Urla, Yenikale istihkamları İngiliz, Fransız ve Yunanlılarca işgal edilir. Bu gelişmeler olurken Mustafa Kemal Paşa yeni görev yeri ola Anadolu’ya gitmeden önce, 14 Mayıs’da Sadrazam Damat Ferit Paşa’nın evinde, Cevat Paşa’nında katıldığı üçlü bir görüşme yapar. Mustafa Kemal Paşa yeni görevine gitmeden önce, Sultan Vahideddin ile Yıldız Sarayı’da veda görüşmesi yapar. Bu görüşmede Padişah ile Mustafa Kemal Paşa arasında şu konuşmalar geçer:
“- Paşa paşa, şimdiye kadar devlete çok hizmet ettin, bunların hepsi artık bu kitaba girmiştir
(elini demin bahsettiğim kitabın üstüne bastı ve ilâve etti:) tarihe geçmiştir.
- Bunları unutun, dedi, asıl şimdi yapacağın hizmet hepsinden mühim olabilir. Paşa paşa, devleti kurtarabilirsin!
- Hakkımdaki teveccüh ve itimada arz-ı teşekkür ederim. Elimden gelen hizmette kusur etmeyeceğime emniyet buyurunuz.
- Merak buyurmayın efendimiz, dedim, nokta-i nazar-ı şahanenizi anladım İrade-i seniyenîz olursa hemen hareket edeceğim ve bana emir buyurduklarınızı bir an unutmayacağım.
- Muvaffak ol!”
Padişahın yaveri ve Mustafa Kemal’in hocası olan Naci Paşa, padişahın Mustafa Kemal’e hediyesi olan bir saat verir. İzmir’in işgal edileceğini duyan vatanseverler topluluğu “Redd-i İlhak Heyet-i Milliyesi” adında bir bildiri yayınlar. 15 Mayıs 1919’da İzmir, İtilaf Devletlerinin desteği ile, Yunanlılar tarafından işgal edilir ve ilk silahlı direniş başlar. Aynı gün Denizli Müftüsü Ahmed Hulusi Efendi’nin başkanlığında, “Denizli Heyeti Milliyesi” kurulur. Böylece Anadolu’da düşman kuvvetlerine karşı halk düzenli bir şekilde direnişe geçer. 15-16 Mayıs 1919 Damat Ferid Paşa Hükümeti, yeniden kurulur.
İzmir’in Yunanlılar tarafından işgali Anadolu’da büyük bir tepki ile karşılanır. İşgallerin İzmir’le kalmayacağı herkesçe bilinir. Milli Mücadeleyi bir an önce Anadolu’da başlatmak üzere Mustafa Kemal Paşa ve 19 rütbeli subay arkadaşı, 16 Mayıs 1919’da Samsun’a gitmek üzere kendisine tahsis edilen “Bandırma” Vapuru ile İstanbul’dan ayrılır. Bandırma Vapurunun kaptan dahil 22 mürettebatı vardır.
Bandırma Vapuru küçük bir yolcu gemisi olup, 1878 yılında İskoçya’da yapılır. Boyu 47,97 metre, eni 8,5 metre, derinliği 8,5 metredir. Gemi 1893 yılında İdare-i Mahsusa tarafından satın alınır ve “Panderma” adı verilir. 1909 yılından itibaren adı “Bandırma” olarak değiştirlir ve posta vapuru olarak kullanılır. 1925 yılına kadar posta vapuru olarak kullanılan gemi daha sonra hurda olarak satılır.
17 Mayıs 1919 Refet Bey (Bele), Sivas’ta 3. Kolordu komutanlığına atanır. 19 Mayıs 1919 tarihinde Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları Samsun’a çıkar. Böylelikle Anadolu’da Milli Mücadele resmen başlamış olur. Aynı gün İstanbul’da ikinci Damat Ferid Paşa hükümeti kurulur. Bazılarına göre Mustafa Kemal Paşa’nın bu görevi bir “lütuf” bazılarına göre ise bir “sürgün”dür. Mustafa Kemal Paşa, Samsun ve çevresinde görevi gereği gerekli incelemelerde bulunur ve İstanbul Sadaret Makamına şu raporu verir.
“Sadaret Yüksek Makamına
Canik (Samsun) sancağındaki eşkiyalıkla asayişsizliğin sebeb ve failleri ve bunun meydana getirdiği bugünkü durumu burada yapmakta olduğum incelemelere dayanarak kısaca aşağıda arz ediyorum.
Seferberliğin başlangıcında liva dahilinde özellikle asker kaçaklarından ve İslam, Rum, Ermeni gibi unsurlardan ayrı ayrı oluşan bir takım çeteler, adi hırsızlıkla, ara sıra da öldürmelerle meşgul olmuşlar, Rum ve Ermeni sürgünü esnasında bu unsurlardan ortaya çıkan bazı çeteler ise siyasi bir hüviyet kazanmıştır. Rusların istilası başlayınca, memleket içinde karışıklık meydana getirmek için bunlar, Ruslar tarafından da teşvik ve denizden de desteklenmişlerdir. Bu kısım çetelerin eşkiyalıkları siyasi olmakla beraber, bölgedeki takibat karşısında memleketi tehlikeye atacak bir duruma düşürememiştir.Rusların yenilgisinden ateşkese varıncaya kadar olaylar ve eşkiyalık devam etmiştir.İslam çetelerinin teşekkülünde ise hiçbir zaman siyasi bir amaç belirmemiştir. Ateşkesten sonra, Devletçe iki defa ilan edilmiş olan aftan birçok İslam asker kaçağı ve bir kısım İslam eşkiyasıyararlandığı gibi Rum eşkiyasından da isimleri bilinen yirmi kadar şahıs teslim olmuştur.Bugün liva dahilinde Ünye çevresindeki bir iki Ermeni çetesinden başka Ermeni çeteleri yok denecek kadar az ve faaliyetleri hissedilmeyecek derecede etkisizdir.... Bu durumun gerektirdiği mümkün olan bütün tedbirlere başvurulmuştur. Sonuçları zaman zaman bildireceğim. Arz olunur.
22 Mayıs 1919
Dokuzuncu Ordu Birlikleri Müfettişi
Padişahın Fahri Yaveri
Tuğgeneral Mustafa Kemal”
Ankara Mitingleri:
İstanbul’un düşman orduları tarafından işgali, yeteri kadar Ankaralıları derinden üzer. Payitaht ne kadar da Ankara’yı ihmal etse de Ankaralı, İstanbul hükümetlerine kızar ama halifeye de tam bağlılığını sürdürür. 23 Mayıs 1919 günü Mustafa Kemal Paşa bir telgraf çekerek, Yirminci Kolordu Komutanı Ali Fuat Paşa (Cebesoy) ile ilk kez temas kurar. Payitahtın işgaline üzülürken. 15 Mayıs’da İzmir’in Yunan orduları tarafından işgal edilmesi üzerine 21 Mayıs 1919 günü Ankaralılar ihtiyarı genciyle sokaklara dökülür, tepkilerini gösterirler, mitingler düzenlerler ve İtilaf devletleri yetkililerine telgraf çekerek Anadolu’nun bütünlüğü konusunda hassasiyetlerini bildirirler. Ankara’da yapılan bu muhteşem mitingi, İstanbul’da yayınlanan “Hadisat” gazetesi 28 Mayıs’ta “Anadolu’nun Tuğyanı” başlığı altında haber olarak verir. “Ankara’da Büyük bir içtima (toplantı)” cümlesiyle başlayan habere şöyle devam eder:
“Ankara… İzmir’in işgali haberi müessefesinden beri kalpleri kan ağlayan yüzbinlerce halkın iştirakiyle bugün daire-i hükümet (Valilik binası) pişgâhında (önünde) vuku bulan içtimada (toplantı, miting) pek hararetli nutuklar irad olunmuş, vatan-ı muazzezimizin ve hakk-ı hayat ve istiklâlimizin muhafaza ve idâmesi içün sevgili padişahımızın taht-ı saltanatı etrafında… hükümet-i seniyeye arzına samimiyetle karar vermiş ve cereyân-ı hal canib-i vilâyetden makâm-ı aidine izba kılınmıştır (yazılı bildirilmiştir).”
Ankara kazalarından da protesto telgrafları çekilmeye başlar. 28 Mayıs 1919 günü Mustafa Kemal Paşa Havza’dan, sivil ve asker yüksek memur ve komutanlıklardan, işgaller üzerine her vilayette mitingler düzenlenmesini ister. Ankara’da artık düşmanı telin mitingleri sıkça tekrar edilir. Ankaralıların tepkileri üzerine 22 Mayıs 1919 günü İngiliz askeri birliği iki subay bırakarak Ankara’dan tamamen ayrılır. İzmir’in Yunanlılar tarafından işgalini bir türlü içlerine sindiremeyen Ankaralılar, 29 Mayıs 1919 günü Hükümet Konağı önünde toplanarak büyük bir miting daha yaparlar. İhtiyarı ile, genci ile, halkın katıldığı bu miting fevkalâde canlı olur. Öğretmen ve gençlerin heyecanlı nutukları milleti coşturur. Ali Fuat (Cebesoy) Paşa Ankara’nın bu istiklal ve vatan tutkusunu şöyle anlatır:
“Yer yer mitingler yapılıyor, müstevlilere ve bitaraf devletlere telgraflar çekilerek İzmir’in işgali hâdisesi şiddetle protesto ediliyordu… Yedisinden yetmişine kadar bütün Ankaralıların katıldığı bu miting fevkalade canlı olmuştu. O günkü manzara gözlerimin önüne geldiği zaman mücadele yıllarının en tatlı heyecanını duyar, vatanperver Ankaralıları takdirle yâdederim.” Ankaralıların tepkileri ve “Ankara’da çeteler teşkil olunarak Aydın tarafına gönderildiği” haberini alan Fransızlar endişeye düşer ve şehirde de azınlıklara karşı bir saldırı olabileceği ihtimali ile Ankara valiliğinden bilgi ister, uyarıda bulunur.
Amasya Tamimi:
Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’dan Havza’ya geçtiği günün ertesi günü Yunanlılar, Manisa’yı işgal eder. “Şuray-ı Saltanat”, İngiliz mandasını kabule karar verir ve Yunan işgal kuvvetleri Aydın’a girer. Mustafa Kemal, Havza’dan, sivil ve asker yüksek memur ve komutanlıklara çektiği telgraflarla, vilayetlerde işgaller üzerine mitingler düzenlenmesini ister. 28 Mayıs da İngilizler, İstanbul’da tutuklamalara devam eder ve tutuklulardan bazılarını Malta’ya sürer. Havza’dan ayrılan ve 13 Haziran’da Amasya’da bir heyeti kabul eden Mustafa Kemal Paşa, Anadolu’da faaliyetlerine hızla devam eder. Bu durumdan rahatsız olan İngiliz Yüksek Komiseri Amiral Calthorpe, Mustafa Kemal Paşa’nın İstanbul’a geri çağırılması için Harbiye Nezareti’ne yazı yazar. Haziran ayı başında Ankara’ya gelen Hüseyin Rauf (Orbay) Bey, Ali Fuat Paşa ile birlikte gizlice Mustafa Kemal Paşa ile buluşmak üzere Amasya’ya gider. 20 Haziran’da Amasya Müdafa-i Hukuk Cemiyeti’nin yapmış olduğu mitingde Mustafa Kemal Paşa “Millî bir silkinme ile felaketlerin son bulacağını” ifade eder. Amasya’da milli mücadelenin “milli bir heyet” tarafından “milli irade” ile yapılmasını esas alan meşhur “Amasya Tamimi” yayınlanır. Bu tamimde şu kararlar alınır:
1- Vatanın bütünlüğü ve milletin istiklâli tehlikededir.
2- İstanbul Hükümetleri üstlenmiş oldukları görevi yerine getirememekte bu durum milletimizi yok olmuş gibi göstermektedir.
3- Milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.
4- Milletin içinde bulunduğu durum ve şartların gereğini yerine getirmek ve haklarını cihana duyurmak için her türlü baskıdan uzak millî bir heyete ihtiyaç vardır.
5- Bu maksad için Sivas’da bir kongre toplanması kararlaştırılmıştır. Bu iş için illerin her livasından üç temsilcinin en kısa zamanda seçilerek Sivas’a gönderilmeleri gerekir.
6- Bu faaliyetler millî bir sır olarak saklanmalı ve gerekiyorsa temsilciler yolculuklarını gizlemeleri gerekir.
7- Doğu illerinin temsilcilerini 10 Temmuz 1919’da Erzurum’da toplanacaktır. Genel kongre ise Sivas’da yapılacaktır.
8- Askerî ve idarî teşkilâtlanma devam edecektir.
9- Komuta hiç bir şekilde ilga edilmeyecek ve kimseye devredilmeyecek, silâh ve mühimmat elden çıkartılmayacaktır.
Amasya Genelgesi Musatafa Kemal Paşa tarafından bütün askeri ve idari merkezlere göderilir. Amasya’da bulunan Ali Fuat Paşa Ankara’ya döndükten sonra Ankara Müftüsü Rifat Efendi ile buluşur ve gizli bir görüşme yapar. Bu görüşmede Ali Fuat Paşa, Amasya’da alınan kararları Müftü Efendiye anlatır, halkın bir an önce bir teşkilat altında toplanmasının gerekliliğini ve “Müdafa-i Hukuk” cemiyetinin kurulması konusunda kendisine yardımcı olmasını ister. Ayrıca Sivas’ta yapılacak kongrede Ankara’nın bilgili ve inançlı kişiler tarafından temsil edilmesi gerektiğini söyler. Müftü Rifat Efendi her konuda Ali Fuat Paşa’ya yardımcı olacağını bildirir. Bu görüşmeden sonra Ali Fuat Paşa, emri altındaki birlik komutanlarına bulundukları yerlerden yakında Sivas’ta toplanacak kongre için delegeler seçilmesini ve Sivas’a gitmek üzere Ankara’ya gelmelerinin sağlanmasını emreder. Durumu ayrıca mülkiye amirlerine de bildirir. Amasya Tamimi’nden sonra Ankara, milli mücadeleye ve Mustafa Kemal’e yardımcı olma hususunda her türlü desteği vermeye başlar. Bütün çalışma ve hazırlıklar gizlice yürütülür. Amasya Tamimi ile Anadolu vilayetlerinde milli şahlanış başlamış, halk teşkilatlı ve disiplinli bir şekilde bağımsızlığa doğru azimle çalışmaya başlar.
27 Haziran’da Mustafa Kemal, Sivas’a gelir ve bir gün sonra Sivas’tan Erzurum’a doğru yola çıkar. 3 Temmuz’da Mustafa Kemal, “Şark İlleri Müdafaai Hukuk Cemiyeti”nin kongresine katılmak üzere, Erzurum’a gelir. 8 Temmuz’da Mustafa Kemal Paşa resmi görevinden ve askerlikten çekilir. Mustafa Kemal Paşa’nın görevine son verildiği hakkında, Harbiye Nazırı genelge yayınlar. 13 Temmuz’da Refet (Bele) Bey, İstanbul hükümeti tarafından görevinden (3. Kolordu Komutanlığı’ndan) alınır. 20 Temmuz’da Kazım Karabekir Paşa, 3. Ordu (eski adı 9. Ordu) Müfettişliği’ne Vekil olarak atanır. 21 Temmuz 1919 Damat Ferid Paşa, 3. kez hükümeti kurar. 23 Temmuz’da Erzurum Kongresi toplanır ve Mustafa Kemal, Erzurum Kongresi’ne Başkan seçilir, Erzurum Kongresi çalışmalarına başlar. Erzurum Kongresi kalabalık delege ile toplanır. Erzurum Kongresi’nin kapanış günü Mustafa Kemal Paşa, Kongre Heyeti’ne hitaben şu konuşmayı yapar:
“Milletimizin ümit ve necat ile çırpındığı en heyecanlı bir zamanda fedakâr hey’et-i muhterememiz her türlü mezahime katlanarak burada, Erzurum’da toplandı. Hassas ve necip bir ruh ve pek salâbetli bir iman ile vatan ve milletimizin halâsına ait esaslı mukarrerat ittihaz etti. Bilhassa bütün cihana karşı milletimizin mevcudiyetini ve birliğini gösterdi. Tarih bu kongremizi şüphesiz ender ve büyük bir eser olarak kaydedecektir.”
Ankara’da halk tabiri ile “kuvvacı”lar çalışmalarını hızlandırır. “Kuvâ-yı Milliye” tabiri, “Milli Kuvvetler” anlamında kullanılır. Kuvâ-yı Milliye’nin ne ifade ettiğini, neden bu tabirin kullanıldığını Bayram Sakallı kısaca şöyle izah eder:
“Kuvâ-yı Milliye” sözünün, Milli Mücâdele döneminde sık sık kullanıldığına dikkat edilirse, mahiyet itibariyle değişik anlamda kullanıldığı görülebilir. Şöyle ki: birliği, beraberliği sağlamak, milli gücü artırmak için teşkilatlanmak fikri ve bu yönde yapılan çalışmalara denildiği gibi; vatanın işgali karşısında, halkın vatan, millet, can, mal, ırz ve namus gibi çok değer verdiği ve hassas olduğu konularda, maruz kaldığı veya kalabileceği tecâvüzlere ve saldırılara karşı, kendi içinde teşekkül ettirdiği savunma hareketlerine de “Kuvâ-yı Milliye” denir. Yani halkın içinden gelen, onun ortaya koyduğu bir mukavemet kuvveti, bir mücadeledir. Milli Mücadele’nin hemen başlarında; teşkilatlanmanın ve düşmana karşı birlikte hareket etmek için memleketin her tarafında bir milli mukavemetin teşkil edilmesi hususunda ısrarla durulduğu bilinen bir gerçektir. Erzurum Kongresi sonunda alınan kararlardan biri olan “Kuvâ-yı Milliyeyi âmil, İrade-i Milliyeyi hakim kılmak esastır” sözleriyle, Kuvâ-yı Milliye’nin gerekliliği ve millet iradesinin, her şeyin üstünde olduğunun belirtilmesi bu konunun teyit edilmesi değilmidir?
Ali Fuat Paşa Ankara’da hızlı bir teşkilatlanma içerisine girer. Ankara’da milli teşkilatlanma çabaları 1919 yılı ortalarında iyice hızlanır. Bu çalışmalardan haberdar olan İstanbul Hükümeti vilayetlere bir yazı yazarak, bu çalışmaların önlenmesini ister. Dahiliye Vekaleti’nin vilayetlere gönderdiği 31 Temmuz 1919 tarihli tamiminde, Ankara valiliğinden şunlar istenir: “...Merkezi Ankara olmak üzere bir Kuvâ-yı Milliye-i azime teşkiline teşebbüs edilerek Ankara’ya her taraftan murahhaslar (üyeler) davet olunduğu mevsuken haber alındı. Senaen yeniden tahkikat icra olunarak istihsal edilecek malumatın serian iş’arı ve oralarda bu gibi teşebbüsat ve tahrikata önayak olanların hemen derdest edilecek mahfuzen İstanbul’a izamı tekrar ve ehemmiyetle tavsiye olunur”. Ali Fuat Paşa “Kuvâyı Milliye”nin gayesi, teşkilatlanması ve çalışma şekli hakkında, 29 Ağustos 1919’da Ankara Polis Müdürlüğüne şu yazıyı gönderir: “... Zaten İzmir’in işgali sırasında Padişah’ın yazılı emirleri ile sadrazam Paşa’nın beyannamelerinde de Müdafaa-yı Hukuk emrindeki milli vazifeler açıkça irade ve izah buyurulmuştu. Bu sebeple taarruza uğramış olan vatan ve mukaddesatı savunma maksadı ile teşkil edilen ve günden güne kuvvet ve azmi artarak çarpışan bir avuç kahraman milletdaşlarımızın icabında imdadına koşmak ve başka tarafta çıkması muhtemel fesat veya yabancı devlet işgalini karşılamak üzere Kuvâ-yı Milliye’nin şimdiden tertip ve tanzimi hayati ve milli bir vazife olduğundan her tarafta “Müdafaa-yı Hukuk-ı Milliye ve Redd-i İlhak” cemiyetleri teşkil ve varlığını ilân edilmekte bulunmuştur...”
Ali Fuat Paşa, Ankara’da milli mücadelenin başlangıcında Ankara ve çevresinde birleştirici, mücadeleci önder olur. Ankara Valiliği kadrosunda bulunan Mektupçu Halet Efendi, Defterdar Yahya Galip Bey, Polis Müdürü Mithat Bey, Müftü Rifat Efendi ve Jandarma Komutanı Abdurrahman Bey çalışmaları destekler. Mektupçu Halet Efendi valiliğe gelen tüm gizli yazı ve telgrafların birer kopyasınıAli Fuat Paşa’ya verir. Çalışmalardan Muhittin Paşa’nın haberi olmaması için gereken dikkatgösterilir. İstanbul Hükümeti, Amasya Tamimi gereği Anadolu vilayetlerinden Sivas Kongresi’ne delege gönderilmesi isteğini hoş karşılamaz ve bir yazı ile bu girişimi engellemeye çalışır. Vilayet mektupçusu Halet Bey, Sadrazam Damat Ferit Paşa’nın Ankara Valiliğine gönderdiği emir yazısından bir sureti Ali Fuat Paşa’ya iletir. İlgili emirde Sadrazam Damat Ferit Paşa, Ali Fuat Paşa’nın Sivas’ta toplanacak kongreye katılacak delegelerin seçilerek Ankara’ya gönderilmesi yolundaki emrinin isyan niteliğinde olduğunu ve bu emrin kesinlikle yerine getirilmemesini ister. Ali Fuat Paşa, bu emir konusunda tutumunu öğrenmek için Vali Muhittin Paşa’yı ziyaret eder. Yapılan görüşmede Ankara valisinin İstanbul hükümetinin emrini yerine getireceğini öğrenir. Bunun üzerine Ali Fuat Paşa çalışmalarına gizli bir şekilde devam eder.
İstanbul Hükümeti Ankara valisi Muhittin Paşa’yı İstanbul’a çağırır ve vali vekilliği yapan Mektupçu Halet Bey’e şu emri göderir:
“Askeri kuruluşların bugünlerde orada çeteler kurulmasına öncülük ederek köylere kollar çıkarıp zorla asker toplattığı ve merkezi Ankara olmak üzere bir Kuvayı Milliye-i Azime (büyük halk kuvveti anlamında) kurulması girişiminde bulunulduğu ve Ankara’ya her taraftan delegeler çağırıldığı öğrenilmiştir. Hemen yeniden soruşturma yapılarak bu gibi girişimlere ve kışkırtmalara ön ayak olanların yakalanarak İstanbul’a gönderilmesi yeniden ve önemle bildirilir.”
Vali vekili Halet Bey bu emri uygulamaya koymaz ve Ali Fuat Paşa’yı da bilgilendirir. İngilizler Anadolu’da yürütülen faaliyetleri yakından takip ederek kendileri bu faaliyetlere direk müdahale etmiyor, bu faaliyetlerin İstanbul Hükümeti tarafından engellenmesini istiyor. Milli mücadelenin önder kadrosu kendi aralarındaki haberleşmeyi komutanlar vasıtasıyla ve telgrafla şifreli olarak yapar. Bu durumu ögrenen İngilizler, bu şifreli haberleşmenin yasaklanmasını İstanbu Hükümetinden ister. 13 Ağustos 1919’da Harbiye Nazırlığına atanan Süleyman Şefik Paşa, 15 Ağustos 1919’da bir genelge yayınlayarak, kolordularla, Askerlik Dairesi Başkanlıklarının sadece Harbiye Nezareti ile şifreli haberleşme yapabileceklerini bildirir. Yayınlanan genelgede, bunun dışında askerlik şubeleri ve kolorduların kendi aralarında yazışma ve haberleşmenin Harbiye Nezareti aracılığı ile yapılması istenir. Genelge şöyledir:
“Kolordu komutanları ile kolordu askerlik şubeleri başkanları ancak Nezaretle (Savunma Bakanlığı) şifre ile haberleşeceklerdir. Bunlar birbirleriyle şifreli haberleşmek için Nezaretin aracılığına başvurmak zorunda olduklarından aralarında şifre ile haberleşecekleri önemli konuları doğrudan Nezarete yazacaklardır. Savaş durumu ortadan kalktığından komutanlar emrindekilerle şifre ile haberleşme yapamayacaklardır.”
Ali Fuat Paşa bu emir üzerine Harbiye Nazırına şu cevabı verir:
“Şifreli haberleşmeyi engellediğiniz için gizli emirler alt makamlara verilemiyor. Bunlar açık telgraflarlaverildiği taktirde birçok askeri sırlarımız duyulacaktır. Bu durumun daha fazla sorumluluğunu üzerimize alamayacağız. Yirmi dört saate kadar şifreli haberleşmeye izin verilmediği takdirde, bütün telgrafhaneler askeri işgal altına alınarak haberleşmeye eskisi gibi devam olunacaktır.”
Ali Fuat Paşa’nın bu telgrafına İstanbul’dan bir cevap gelmeyince, Ankara’daki kolordu, kendi bölgesindeki tüm telgrafhaneleri işgal eder. Bu olay üzerine Ali Fuat Cebesoy, 29 Ağustos 1919’da görevinden alınır. Kolordu hesaplarının incelenmesi için de, emekli paşalardan Hulusi Paşa Ankara’ya gönderilir. Ali Fuat Paşa’nın yerine Kiraz Ahmet Paşa tayin edilir. Kiraz Ahmet Paşa’yı Eskişehir’den Ankara’ya geçirmezler. Ankara valisi Muhittin Paşa’nın ihbarı sonucu görevinden alınan Ali Fuat Paşa olayı, Ankara halkı üzerinde büyük bir üzüntü yaratır ve halk galeyana gelir.
...................................................................................................Devam edecek.......................................
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Abdulkerim Erdoğan

a_01
a_picasa
a_fottom
a_tv

Abdülkerim Erdoğan Eserleri

asemerk
180x256-images-stories-Untitled-1

Ziyaretçi Durumu

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün193
mod_vvisit_counterDün310
mod_vvisit_counterBu Hafta802
mod_vvisit_counterBu Ay1495
mod_vvisit_counterToplam163957

Son YORUMLAR

  • Evciler
    Abdülkerim abi çok güzel olmuş.eline sağlık
  • Sarılar
    araştırmalarını z için teşekkürler.bu araştırmalar...
  • Başören Çeltikçi
    Ben buralıyım ama köyümü hic görmedim yaşım 49 büy...
  • İvedik
    Köyümüzle ilgili daha detaylı bilgiye hangi kitabı...
  • Ahmetadil
    köyümün öz geçmişini araştırıyorum bir türlü bulam...