| ANKARALI BİR MEVLEVİ ŞEYHİ |
|
İsmail Rusuhi Dede (İsmâîl-i Ankaravî)
Alim, mutasavvıf, şair ve Mevlevi şeyhi olan İsmâil-i Ankaravî (k.s.) Ankaralıdır. İsmail b. Ahmed el-Ankaravî el-Mevlevî ismiyle bilinen İsmâil-i Ankaravî, Ankara'da doğmuştur. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Babasının adı Ahmed'dir. Kaynaklarda ailesi hakkında fazla bilgi yoktur. Ailesinin Ankara'lı olduğu ise kesindir.
İlk tahsilini ve medrese eğitimini Ankara'da tamamlamıştır. İsmail-i Ankaravî, Arapça ve Farsça'yı da şiir yazabilecek ileri bir seviyede öğrenmiştir. Onun bu seviyedeki tahsilini kimlerden okuyarak elde ettiği konusunda bir bilgiye kaynaklarda rastlanmamıştır.
Bilinen şu ki, bu dönemde Ankara bir ilim merkezi olmuş ve diğer illerden ilim tahsil etmek için öğrenciler Ankara'ya gelmişlerdir. Ak, Melike Hatun (Kara), Kızıl Bey, Sarı Hatib, Ahî Yakub, Mah-ı Bülendi ve Saraç Sinan Medreseleri bunlardan bazılarıdır. Özellikle Hacı Bayram-ı Veli hazretlerinin kurucusu olduğu "Bayramiyye", tasavvuf ekolüde Ankara ve Anadolu'da büyük taraftar bulmuştur. Şeyhülislâm Bayramzade Zekeriyya Efendi bu dönemde, Ankara’da yetişen alim ve şairlerdendir. Zamanın medrese ilimlerini öğrenen İsmail-i Ankaravî de gönlündeki arayışa cevap bulmak için Bayramiyye tarikatine girmiş, şeyhlik makamına kadar yükselmiştir.
İsmail-i Ankaravî, Bayramî şeyhi olarak Ankara'da irşad görevini sürdürürken gözlerine perde iner ve görmez olur. Zamanın hekimleri tarafından uygulanan tedavi sonuç vermez. Gözlerinin rahatsızlığı dolayısıyla ilim çalışmalarını sürdüremeyen İsmail-i Ankaravî, üzüntüsünü şu beyitlerle ifade eder ve Yaradan'a niyazda bulunur:
Ya Rab! Kereminden gözüme nur ver,
Yakînden de gönlüme sürür ver.
Manevî bir işaretle Ankaravî Konya'ya gider. Konya'da Hz. Mevlânâ'nın kabrini ziyaret eder ve ziyaret esnasında şu beyti okur:
Onlar ki, nazarları ile toprağı kimya ederler
Umulur ki bir gözün kenarını olsun görür hale getirirler
Rivayete göre dergâhta postnişîn olan Hz. Bostan Çelebi'nin dua ve himmetleri ile İsmail-i Ankaravî'nin gözleri sıhhate kavuşur. Sıhhate kavuşan ve yeniden görmeye başlayan Ankaravî, bu sevincini ve şükrünü Farsça yazdığı şu şiiri ile terennüm eder:
Görmeyen bir kişi iken görür oldum.
Öyleki Allah'ın tecellîsine Sîna oldum.
Uzun zaman kederden susmuş iken,
Allah'a şükür ki şu anda söyler oldum.
Gamda kalmış, inlemiş ve ağlamıştım.
Şimdi neş'elilik yolunda koşan oldum.
Allah'a hamdolsun ki bu maksûd gülüne,
Bu cihanın bahçesinde koşan oldum.
Ey Rusûhî artık murad hasıl oldu,
Gam eserini gönül levhasından yıkadım.
Bayramî şeyhi olan İsmail-i Ankaravî, Bostan Çelebî'nin irşadı ile Mevlevî olur. Tasavvuf ilmine âşinâ olan, tasavvufî hayatı da bizzat yaşamakta bulunan Ankaravî, Konya'da kaldığı süre içinde Mevlevî tarikatının usûl ve âdabını öğrenir, sulûkunu tamamlar.
Doğum yerine nisbet edilerek "Ankaravî" diye tanınmış, Hz. Mevlana'nın eseri olan Mesnevi'yi şerh ettiğinden dolayıda "Hazret-i Şarih" unvanını almıştır.
1610 yılında İstanbul'da bulunan Galata Mevlevîhânesi'ne şeyh olarak gönderilir ve yirmibir yıl fasılasız vefatlarına kadar bu hizmeti yürütür.
İsmail-i Ankaravî, şeyhliğini yaptığı Galata Mevlevîhânesi'nin yapılış tarihine (1491) delâlet eden "Rusûh" kelimesini, "Rusûhî" şeklinde şiirlerinde mahlas olarak kullanmış ve bu sebeple "Rusûhî" unvanıyla da şöhret bulmuştur. Bunlardan başka "Rusûhî Ankaravî", "İsmâîl Dede" gibi unvanlarla da anılmıştır.
İsmail-i Ankaravî'nin döneminde ilmî yönden, 16. asra nisbetle bir durgunluk olmuş, edebî bakımdan ise bu dönem, Türk edebiyatının mükemmelliğe ulaştığı, meşhur edebî şahsiyetlerin yetiştiği bir asırdır. Öyleki bu dönemde Nefi, Bâkî, Şeyhülislâm Yahya Efendi ve Nev'îzade Atâî gibi şairler yetişmiştir.
XVII. asır tasavvuf edebiyatının önde gelen temsilcilerinin başında ise, Niyazi Mısrî, Aziz Mahmûd Hüdâyî ve İsmail-i Ankaravî'yi zikredebiliriz.
Yaşadığı asrın meşhur meşayihleri arasında yeralan İsmail-i Ankaravî, hayatını ilme ve irşada vakfetmiştir. Devrinde tasavvuf erbabının maruz kaldığı hücumlara o da hedef olmuş, hatta bu yüzden sürgün bile edilmiş, canına kastedilmiştir. Bu durumu kendisi, Mesnevî şerhinin ikinci cildinde anlatmaktadır. Mesnevi şerhinin mukaddimesinde, IV. Murad zamanında Kadızâdeliler'in tasavvuf ehli ile olan mücadelelerinden sözedilmektedir. Bir ilim, fikir, iman ve tasavvuf büyüğü olan Ankaravî, devrinde tasavvuf ehline karşı yöneltilen suçlamalara ilmi yönden cevap verenlerin başında gelir. Bu yüzden Aziz Mahmûd Hüdâyî'nin takdirlerine de mazhar olmuşlardır.
Kadızâdeliler'in baskısı ile mutasavvıflar, Ankaralı Şeyhülislâm Zekeriyya Efendi'nin oğlu olan Şeyhülislâm Yahya Efendi ve diğer ulema tarafından muhakeme edilir. "Semâ" konusunun savunulması da Ankaravî'ye verilir. Üç gün gibi kısa bir sürede hazırladığı ilmî bir risaleyle savunmasını yapar ve heyete sunar. İlmi heyet hazırlanan savunmayı haklı bulur. Hayatının en verimli dönemi olan bu devrede, bir taraftan telifât ve tasnifât ile uğraşmış, kıymetli eserler vermiş, diğer taraftan da irşad hizmetini, şeyhlik görevini yürütmüş, pek çok müridi olmuş, dergâh her seviyeden gönül erbabını sinesinde toplamıştır. Yîrmibir yıl süren şeyhlik devresinin her anını kalpleri İslâm'a ısındırmak için çalışmıştır.
İsmail-i Ankaravî, Kadızâdeliler'e karşı verdiği mücadeleyi başarıp, tasavvuf ehlini onların şerrinden emin kılınca, "Artık iş tamam oldu. Şimdi usûlü ile vusule müşerref olmak arzusundayım" diyerek, vefatlarının yaklaştığına işaret buyurmuştur.
Hazret-i Şârih'in üzerinde çalıştığı eserlerin tamamlanamadığı, kendisinden feyz alan pek çok müridin onun irşadına olan ihtiyaçları, bu işareti anlayanları üzüntüye sevketmiştir. Bu arada hastalanır ve bir müddet yatağa düşer. Aradan fazla zaman geçmez ve sağlığına kavuşur, yarım kalan eserlerini tamamlar. Bundan sonra İsmail-i Ankaravî, hizmetini ifa eyleyen bir kimse olarak artık vuslata hazırdır. Etrafındakileri de bu yolculuktan haberdar ekmek için, "Tecrîd ehlinin gelişi de gidişi de aynı minval üzere olmak gerekir", "Hakiki dost, posta bağlı değildir" latifelerini söyler, irşâd sürelerinin nihayete erdiğini ve irtihallerinin yaklaştığını bildirir. Çok geçmeden 1631 yılında vefat eder ve vasiyyetleri gereği Galata Mevlevîhânesi hazîresine defnedilir. Mezarı üzerine daha sonra bir türbe inşâ edilir. Ahşap bir yapı olan türbe, daha sonra 1819 yılında Halet Saîd Efendi tarafından kargir olarak yaptırılır. Bu türbede İsmail-i Ankaravî'den başka, meşhur dîvan şairimiz Şeyh Galib, Şeyh İsa Efendi, Şeyh Selîm Dede Efendi ve Şeyh Mehmed Ruhi Dede Efendi'nin de kabirleri vardır.
Onyedinci asır ilmî ve edebî hayatı içinde İsmail-i Ankaravî'nin kendine has bir yeri vardır. O, tasavvufi hayata yönelmeden önce zahir ilimleri tamamlamış, kendisini yetiştirmiş, tasavvufi hayata yöneldikten sonra da asrının üstadı olmuştur.
İsmail-i Ankaravî Türkçe, Arapça ve Farsça pek çok eser kaleme almış, bu üç dilde şiirler yazmıştır. Türkçe Divan'ı, Arap dili ve edebiyatı hakkındaki "Miftâhu'l-Belâğa ve Misbâhu'l-Fesâha" adlı eseri ve Farsça olan Mesnevî'yi en güzel şekilde Ankaravî şerhetmiştir.
Arapça yazdığı bir şiirinin Türkçe karşılığında Allah'ın birliğini, kudretini şöyle dile getirir:
Onun hikmetini hakkıyla anlayan olmadığı gibi
Onun kudretinin de sonu yoktur.
Onun varlığı hakkında bir fikir istersen,
Onun için her şeyde bir delil vardır.
Evliya Çelebi, İsmail-i Ankaravî'yi "Manâ denizi" olarak tanıtır. Osmanlı tefekkür hayatının önde gelen simalarından olan İsmail-i Ankaravî, Mesnevî'yi şerhetme konusunda ve Mesnevî ile ilgili araştırmalarında o kadar başarılı olmuştur ki, bu yüzden ondan sonra Mesnevî okutacak kimselere verilen okutma ruhsatlarında, onun yolu ve usûlü başlıca şart olarak kabul edilmiştir. Mesnevî şerhinde gösterdiği ilmî ve edebî maharetinden dolayı, "Hazret-i Şarih" unvanını almıştır. İsmail-i Ankaravî'nin eserlerinde kullandığı dil de oldukça sâde ve güzeldir. Özelikle Mesnevî şerhinde hikâyeleri anlattığı bölümlerde, halk diline ait kelime ve deyimlere büyük bir yer vermiştir. Bu da onun, hem bir san'atkâr, hem de esaslı bir edebî kültüre sahip olduğunu gösterir.
Hazret-i Şârih'in edebî şahsiyetini, ünlü divan şairimiz Şeyh Galib bir kasidesinde şöyle anlatır:
Ey kâşif-i esrâr-ı nihân Hazret-i Şârih!
Rû pûş-i tecelli-i iyân Hazret-i Şârih.
Bâ nûr-ı yakîn sâlik-i etvâr-ı hakikat,
Sâhib-i kıdem-i keşf-ü beyân Hazret-i Şârih.
Olmuş lâkabın ilm-i ledünnîde Rusûhî,
İrfan ile memdûh-ı cihan Hazret-i Şârih.
Var şerhine hem Mesnev-i Pîr'de îmâ,
Hem her sühanın mahrem-i can Hazret-i Şârih.
Hemnâm-ı zebîh olduğunu eyledi icrâ,
Zemzem gibi bu nutk-ı revân Hazret-i Şârih.
Vasfın vilâyette velâyetle değil mi?
Ser menkabe-i mevleviyân Hazret-i Şârih.
Var ise senin cevher-i tahkiklerindir
Reşk âverîm gıpta-i kân Hazret-i Şârih.
Te'viline, tevfîkine hayran olur âdem,
Pür fazl-ü hüner nâdiredân Hazret-i Şârih.
Hakka ki şeriatta, tarikatta mükedder,
Etmen ile defi helecan Hazret-i Şârih.
Her beyt birer mihr ü anın pertevi şerhin,
Eyler nice dilde lemeân Hazret-i Şârih.
Müşkil komayıp Mesnev-i Pîr'de hakkâ,
Halleyledi bî-reyb-ü gümân Hazret-i Şârih.
Baştan başa yâkût-ü zümrüdle komuştur,
Cân kâ'besine seng-i nişan Hazret-i Şârih.
Geçti nice devrân dahî el'ân yine sensin,
Ser kafile-i nükteverân Hazret-i Şârih.
Tafsil eden icmalini tafdîl eder el-hâk,
Anlar bunî rindan-ı zaman Hazret-i Şârih.
İskender-ü Hıdr u âb-ı hayat isteyen âşık,
Gel bundadır etme cevelân Hazret-i Şârih.
İsmail-i Ankaravî Türkçe bir kasidesinde tasavvuf ehlinin halini şöyle anlatır:
Meyhurde-i meyhâne-i mestân-ı Hûda'yız.
Mestâne-i peymâne-i merdân-ı Hûda'yız.
Sen sanma bizi zâhid veya şeyh-i mukallid,
Rindân-ı harâbât-ı nedîmân-ı velâyız.
Biz demeyiz irfanlı bir kimseyiz amma,
Fî nefsi'l-emr cümle Hûda'yız heme lâ-yız.
Arif ol, gör, anla sözüm kesb-i kemâl et,
İstersen eğer göstere her şeyde Hûda'yız.
Firkat ü vuslatta değil ruhumuz anla,
A'cûbe seyrdir ki visal içre Huda'yız.
Mahveylemişiz özümüzü, sözümüzü biz,
Pes mahvı koyup, sahva gelip ehl-i bekâyız.
Eğer yüzde olursak yüzümüz bir yüze sâcid,
Yüz perde gezer aşkla birkaç fukarayız.
Surette fena şeklî ile ehl-i gınayız,
Ma'nîde gınalar verici mün'im-i mâyız.
Bir cür'a meye bezlederiz kârımızı biz,
İşretzedeyiz, bâdehoruz, ehl-i safâyız.
Pervâz edemez mürg-i hıred mertebemizde,
Biz evc-i hakâyıkta gezer turfa hümâyız.
Menzilgehimiz mertebe-i vahdet-ü kesret,
Hem onda ü hem bunda görünür büdelâyız.
Geh âbid ü geh zâhid ü geh nâsıh-ı sır kû,
Geh süfî ü geh safi ü geh bî-ser ü payız.
Geh mest ü geh ayık, gehî âlim, gehî fâsık,
Geh cür'etle bir şey'i bilmez cühelâyız.
Benlikten ü senlikten edip özümüzü pâk,
El-minnetü lillâh ki bu dem bî-men ü mâyız.
Her kimki Rusûhî gibi aşk ile fenadır,
Hâk-ı râhına can ile baş ile fedâyız.
Sade bir dille kaleme aldığı ve çoğu Türkçe, bir kısmı da Arapça olan eserleri orta seviyedeki okuyucular için faydalı olmuş, bilhassa ilk ve ana kaynaklarla olan bağın koptuğu sonraki dönemlerde sürekli olarak tesirini göstermiştir. En önemli eseri “Mecmuatü'l-letaif ve ma'muretü'l-maarif”dir. “Mesnevi Şerhi” adıyla bilinen ve kendisine “Hazret-i Şarih" unvanını kazandıran bu eser, gerek ilmi kudretini göstermesi gerekse bıraktığı tesirler bakımından Ankaravi'nin eserleri içinde en dikkate değer olanıdır. Diğer eserleri ise şunlardır:
Futuhat-ı Ayniyye, Zübdetü’l-fuhus fi Nakşi’l-Füsus, Miftahu’l-belağa ve Misbahu’l-fesaha, El-hikemü’l-münderice fi Şerhi’l-münferice, Huccetü’s-Sema’, Fatihu'l-Ebyat, er-Risaletü'l-tenzihiyye fi şe'ni’l-Mevleviyye, Camiu'l-Ayat, Simatü’l-Mukinin, İzahu'l-Mikem, Mekasidü’l-Aliyye fi Şerhi’t-taiyye, Şerhü Kasideti’l-Mimiyye el-Hamriyye, Cenahu’l-Ervah, Misbâhu’l Esrar, Risale-i Uyûn-ı İsna Aşere, Hadis-i Erbain Şerhi, Tuhfetü’l-Berere, Halli Müşkilat-ı Mesnevi, Risale-i Usül-i Tarikat-ı Mevlana, Sulûkname-i Şeyh İsmail, Derecâtü’s-Sâlikin, Nisab-ı Mevlevi, Ankaravi Divanı.[1]
[1] Erhan Yetik, İsmail-i Ankaravi Hayatı, Eserleri ve Tasavvufi Görüşleri, İşaret Yay., İstanbul, 1992, s. 51-67.; Abdülkerim Erdoğan, Manevi Mimarlarıyla Ankara, Ankara Büyükşeir Belediyesi Yayınları, Ankara, 2007.
|









![]() | Bugün | 185 |
![]() | Dün | 310 |
![]() | Bu Hafta | 794 |
![]() | Bu Ay | 1487 |
![]() | Toplam | 163949 |
| HakkımızdaHizmetlerimizReferanslarReyhan Yayınları |
Copyright © 2005 - 2012 Ankarasevdam // Ankara Tarihi ve Kültürü Portalı.
Designed by JoomlArt.com
Joomla! is Free Software released under the GNU General Public License.